22 Şubat 2026 Pazar

Hayalet Tarihi

 Geçen gün 1999 yapımı Mumya filmini 1500. kez izlerken Imhotep’in filmin son sahnelerindeki şu meşhur sözü beni her zaman olduğu gibi yine çok etkiledi: “Ölüm sadece bir başlangıçtır.”

Ölümün sadece bir başlangıç olduğu yönündeki inancın ilk kez ne zaman ortaya çıktığı bilinmese de insanlığın ölüm ve sonrasına yönelik merakının antik çağlardan günümüze süregeldiğini söylemek mümkün. Mısır ve Sümer gibi antik medeniyetlerin ölümden sonraki yaşama dair inanışlarının hayatlarının merkezini oluşturduğunu, onlardan günümüze kalan yazmalardan ve duvar çizimlerinden anlayabiliyoruz. Öte yandan 2019’da yapılan bir anketin günümüz Amerikalılarının %45’inin hayaletlere inandığını ortaya koyması, ölümün sadece bir başlangıç olduğu yönündeki inancının modern dünyada da hâlâ varlığını koruduğunu gösteriyor.

Ölümün sadece bir başlangıç olduğu fikrinin ya da inancının belki de en önemli yansımalarından biri olarak hayalet inanışını gösterebiliriz. Zira hayaletler, antik dönemden günümüze çeşitli anlatılarda sadece hatıralarda kalmak istemeyen ölülerin, intikamcı ruhların veya sevdiklerini özledikleri için dünyaya süzülen ruhların bir tezahürü olarak karşımıza çıkıyor. Yani ölümle birlikte hayaletin intikam, hüzün veya sevgi dolu hikâyesi başlıyor.  Örneğin, intikamcı bir hayaletin hikâyesiyle bir antik Mısır metninde de günümüz modern korku filmlerinde de sıkça karşılaşabiliriz. Dolayısıyla bu yazımda Imhotep’in ağzından 1500. kez duyduğum cümlenin de etkisiyle hayaletlere yönelik inanışın pek değişmese de antik dönemlerden günümüze yolculuğunu kısaca ele almaya çalıştım.

Ölümün bir başlangıç olduğu inanışı, antik dönemlerde ölünün arkasında bıraktığı yakınlarına önemli sorumluluklar yüklerdi. Örneğin, antik Mısır ve Sümerlilere ait anlatılardan anlıyoruz ki ölülerin ruhları ancak yaşayan akrabalarının mezarlarına bıraktıkları adaklarla ve ettikleri dualarla huzur bulabilirdi. Özellikle Sümer metinlerinde tek oğlu olan ölü bir adamın ruhunun acılar içinde ağlarken yedi oğlu olan bir başka ölünün ruhunun, adaklar çocukları tarafından eksiksiz bir şekilde sunulduğu için tanrılarla dost olabildiğinden bahsedilir. Hiç çocuk doğurmamış ölü bir kadının ruhunun akıbetinin şiddetli bir dille tasvir edildiği örnek ise son derece çarpıcıdır: “Bir çömlek gibi fırlatılıp atılır.” Bu örnekte bir çömlek gibi fırlatılıp atılacağından bahsedilen, hiç çocuk doğurmamış ölü bir kadının ruhudur. Bu örnekler, Sümerliler tarafından yalnızlığın sadece yaşarken değil ölümden sonra dahi ölünün yakasını bırakmayan bir lanet olarak görüldüğünü, köklenmenin ise yüceltildiğini gözler önüne serer.

Antik Mısırlılar da tıpkı Sümerliler gibi ölünün ruhuna gereken saygının gösterilmesi gerektiğine inanmışlardır. Sunular, zengin mezar eşyaları ve farklı olarak iyi korunmuş yani mumyalanmış bir beden, ölünün öte dünyada huzur bulmasını sağlayan unsurların başında geliyordu. Ölünün mezarının rahatsız edilmesi veya yağmalanması ise “ölünün gölgesi” olarak adlandırılan hayaletinin intikam almak amacıyla yaşayanların arasına dönmesini beraberinde getirirdi. Hatta ölünün ailesinin cenaze masraflarını kısması dahi hayaletin intikamla dolup yaşayanların arasına dönmesine yol açabilirdi. Bu nedenle yaşayanlar hayaletin hışmına uğramamak için her daim tedirginlik yaşarlar, ölüye olan görevlerini layıkıyla yerine getirmek için çabalarlardı. Antik Mısır dönemine ait bir mektup, ölülerden duyulan bu tedirginliği yansıtır niteliktedir. Ölen karısının hayaletinin ona hastalık getirdiğine inanan Mısırlı bir adam tarafından yazılmış ve ölünün mezarına bırakılmış olan bu mektupta zavallı adamın hayattayken karısı için yaptıklarını ve öldüğünde mezarını onurlandırmak için ne kadar çok çabaladığını yazdığını görüyoruz. Şu cümle ise adamın içinde bulunduğu üzüntüyü ve belki de çaresizliği gösteriyor: “Ben sana hiçbir kötülük yapmadım. Ama sen bana zarar verdin.” 

Antik Mısır'ın ikonografik yargılama sahnesi. Bu sahnede ölen kişinin kalbi hassas bir tartıda tartılıyor. Eğer kalp, tüyden ağır gelirse ölünün yaşarken günahkâr biri olduğuna hükmedilir ve timsah tanrı, ölünün kalbini yutardı. Böylece ölünün ruhu, sonsuza dek yok olurdu.

Antik dönemlerde genellikle intikamcı ve soluk gölgeler olarak tasvir edilen hayalet anlayışı Hıristiyanlığının yükselmesiyle yani 12. yüzyılda yerini “araf” kavramına bıraktı. Antik hayalet anlayışı, insanın ebedi olarak cennete ya da cehenneme yerleştirilmesini planlayan Tanrı inanışı etrafından şekillenen Hıristiyanlık anlayışına pek uygun düşmüyordu. Bu sebeple Hıristiyanlar, hayalet kavramını kendi inançlarına uydurmak için araf kavramını ortaya atarak onu, ruhların cennete gitmeden önce arındıkları ve yakınlarıyla iletişim kurabildikleri yer olarak tanımladı. Dolayısıyla Hıristiyanlıkla birlikte hayalet kavramı, arafla ilişkilendirilmiş oldu. Artık yakınlarıyla iletişime geçen hayaletler, “arafta bekleyen ruhlar” olarak anılmaya başlandı. Arafta bekleyen ruhlar ise spiritualizmin kökenini oluşturdu.

Spiritualizmle ilgili ilk uygulamalar Ortaçağ ve Rönesans dönemine işaret eder. Zira bu dönemde antik çağlara duyulan merak, özellikle Yunan ve Roma’dan alınan eski bilgilere hâkim olan “Rönesans sihirbazlarının” ortaya çıkmasına yol açtı. Bu dönemde I. Elizabeth’in danışmanı da olan John Dee ve Edward Kelley gibi Rönesans sihirbazları, özel bir taş aracılığıyla istedikleri zaman hayaletlerle iletişime geçebileceklerini iddia etmişlerdi. O dönemde halkta hâlâ mevcut olan hayalet inanışı, çeşitli halk geleneklerini beraberinde getirmişti. Örneğin 24 Nisan’ın gece yarısına denk gelen St. Mark Gecesi’nde kilisenin dışında bekleyenlerin, gelecek yıl ölecek olan kişilerin ruhlarından oluşan bir ruh geçidine şahit olacaklarına inanılıyordu.

1600’lü yıllardaki Salem cadı avlarında hayaletler önemli bir rol oynadı. Zira “bir hayalet gördüğünü söylemek”, cadı damgası yemek ve idam edilmek için yeterli bir sebepti. 17. yüzyılın sonlarına doğru halkın birlik olup cadı avına karşı durmaya başlamasıyla cadılık suçlamaları Avrupa ve Amerika’daki mahkemelerce reddedilmeye başlandı. 18. yüzyılda Aydınlanma Çağı ile birlikte bilimin yükselmesi ve dönemin filozoflarının hayalet hikâyelerini çürütme çabalarına rağmen halkın büyük bir çoğunluğunun Hıristiyan olması sebebiyle hayalet yani arafta bekleşen ruhlar inancı hâlâ yaygındı. Bu dönemde gotik edebiyatın yaygınlaşmasıyla da romanlar sayesinde hayalet inanışı ve spiritüalizm, toplumun her kesiminde yaygınlaştı.

Spiritüalizmle ilgili dönüm noktası, 1848 yılında New Yorklu Fox kardeşler olarak bilinen iki kızkardeşin hayaletlerin çıkardığı vurma seslerini duyduklarını iddia etmeleriyle oldu. Arafta bekleşen ruhlarla iletişim kurduklarını iddia eden Fox kardeşler, pek çok ruh çağırma seansı düzenlediler. Kaybettikleri yakınlarının hayaletiyle iletişim kurmak isteyen yaşayanlar tarafından epey rağbet gören bu seanslar, kısa sürede Amerika sınırlarını aştı ve Avrupa’ya yayıldı. Daha sonrasında Fox kardeşler her ne kadar dolandırıcılık yaptıklarını itiraf etmiş olsalar da insanlar bu hayaletlerin ve Fox kardeşler gibi medyumların varlığına inanmaya devam ettiler.  Özellikle Viktorya döneminde evlerde ruh çağırma seansları ve ruh fotoğrafçılığı rutin bir aktivite hâline geldi. 

Kate Fox ve Maggie Fox

20. yüzyılın ilk çeyreğinde hayalet hikâyeleri ve spiritüel uygulamalar azalmaya başlasa da Birinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkileriyle birlikte insanlar yine kaybettikleriyle iletişim kurabilme umuduyla spiritüalizme yöneldiler. Tam da bu dönemde Amerika’da Quija tahtası, başka kıtalarda savaşan askerlerden haber alabilmek için önemli bir araç olarak pazarlanmaya başlandı. Quija tahtası aslında bir oyun olarak tasarlanmış ve ilk kez 1891 yılında “Harika Konuşan Tahta” olarak ve bir masa oyunu formunda halka tanıtılmıştı. Fakat Quija tahtasına yönelik hazırlanan ilk reklamda “bilinenle bilinmeyen, madde ile maneviyat arasında bağlantı kuruyor” şeklindeki betimlemelerle, spiritüalizme selam gönderildiği düşünülebilir. Zira Quija’nın daha sonra medyumların hayaletlerle iletişime geçmek için kullandıkları en yaygın araca dönüştüğü göz önünde bulundurulduğunda, reklamdaki öngörü ortaya çıkıyor.

Quija tahtası. Katılımcılar Quija ile iletişime geçmek için kalp şekline benzer planşete (görseldeki beyaz parça) hafifçe parmaklarını koyarlar, Quija'ya sordukları soruların cevabını, planşetin hareketlerinden çıkarmaya çalışırlar.

 20. yüzyılda hayalet vakalarının bilimsel açıdan incelenmesi için adımlar atıldı. Viktorya döneminde ilk örnekleri görülen ruh fotoğrafçılığı kullanılarak medyumların hayaletlerle temas hâlindeyken ağızlarından çıkan “ektoplazma” görüntüleri elde edildi. Bu görüntüler, spiritüalizme dair en bilindik temsiller hâline geldi. Öte yandan ses kayıt cihazları, “spirit box” denilen ruh kutuları, elektromanyetik ölçüm cihazları (EMF) vb. çeşitli cihazlar da hayaletlerin seslerini yakalamak için kullanılmaya başlandı. Bu sırada ünlü The Conjuring (Korku Seansı) serisine de konu olan Amerikalı Ed ve Lorraine Warren çifti, son derece ses getiren hayalet ve musallat vakalarını gün yüzüne çıkarıyorlardı. Bu vakalardan en bilineni, yine bir Hollywood klasiğine dönüşen Amityville vakasıydı. Warren çifti, bir katilin cinayet işlediği sırada şeytani bir varlığın etkisi altında olduğunu iddia ederek mahkemeye bile çıkmışlardı. Bu iddiaları mahkumun serbest kalması için yeterli olmasa da sahip oldukları ünlerinden hiçbir şey kaybetmemişler, hayalet ve musallat vakalarını çözümlemeye devam etmişlerdi.

Soldaki çift gerçek hayattaki Ed ve Lorraine Warren, sağdaki çift ise filmdeki Ed ve Lorraine Warren karakterleri

Günümüze geldiğimizde hayaletlere olan inanışın hâlâ devam ettiğini söyleyebiliriz. Zaten doğadaki her şeyin bir ruhu olduğuna inanan Türk mitolojisinden yola çıkarsak bu inanışa kültür olarak epey yakınız. Fakat çeşitli ülkelerde yapılan anket sonuçları da (örn. Amerika) hayatında en az bir kez hayalet gördüğünü iddia edenlerin sayısının yüksek olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla hayalet inanışının kültürden bağımsız olarak insana özgü bir eğilim olduğunu düşünmek pek de yanlış olmayabilir. Her ne kadar şüpheciler hayalet görüntüsü olduğu iddia edilen pek çok fotoğrafı ya da görseli çeşitli bilimsel yöntemlerle çürütmeye çalışsalar da antik dönemlerden günümüze dek gelen binlerce yıllık bu inanışı ortadan kaldırmak sanırım çok da kolay değil. Belki sonsuzluk fikri, kalplerimize yerleştirilmiştir. Ya da belki insanlar Imhotep’in de söylediği gibi ölümün sadece bir başlangıç olduğuna inanmak istiyorlar. Ölüm sonrasının belirsizliği, sonlu olma fikrinin getirdiği huzursuzluk ve/veya ölümün getirdiği ayrılığın üzüntüsüyle baş edebilmek için ölümün sadece bir başlangıç olduğuna inanmak, rahatlatıcı görünüyor. İşte bu yüzden insan zihni, benliğin nihai yok oluş ihtimaline karşı binlerce yıldır mücadele ediyor. Tıpkı binlerce yıl önceki Sümer efsanelerindeki önemli bir şahsiyet olan Gılgamış’ın, arkadaşı Enkidu’nun ölümünden sonra yıkılıp insan varoluşunun en temel sorularını düşünmeye başlaması ve sorması gibi: “Ölümden sonra hayat var mı?”