6 Haziran 2026 Cumartesi

Mısır Seferim-Bölüm 3

 

Başlangıçta iki bölümden oluşmasını planladığım “Mısır Seferim” başlıklı yazı dizimin son bölümü ile karşınızdayım. Luksor’daki Kutsal Göl’de kalmıştık. Kutsal Göl’den sonraki durağımız (bir gün sonrası) Giza Platosu’ndaki Giza Piramitleri (Üç Büyük Piramit) oldu. Giza Piramitleri’nden Keops (Antik Mısır ismiyle Khufu), antik çağ gezginleri ve tarihçileri tarafından belirlenen dünyanın yedi harikasından ayakta kalan tek yapı olarak tüm görkemiyle bizi karşıladı. Yapıldığında 146 metre olan bu yapının günümüzdeki yüksekliği 138 metre. Piramidin isminin Keops olması sizi yanıltmasın. Zira piramidin Keops tarafından 20 yılda inşa ettirildiği bilgisi, klasik arkeolojinin bir anlatısı. Günümüzde pek çok kişi (ben de bu kişilerin arasındayım), piramidin Keops tarafından yaptırılmadığını, Keops ve sülalesinden çok daha öncesinde bu piramitlerin orada bulunduğunu, Keops’un ve ailesinin bu piramitleri kendilerine mal ettiğini, piramitlere âdeta “çöktüklerini” düşünüyor=) Bu arada sürekli Keops diyorum, zira Mısır krallarının, kraliçelerinin, tanrı ve tanrıçalarının Yunanca karşılıkları Mısır dilindeki karşılıklarından maalesef daha popüler. Yunan tarihçi Herodot, Khufu’dan bahsederken ismin Yunanca söylenişi Keops’u kullanmış ve Keops ismi popülerleşmiş. Giza piramitlerinden ortancası Kefren (Keops’un oğlu, Mısır dilindeki karşılığı Khafra), küçüğü ise Mikerinos (Kefren’in oğlu, Mısır dilindeki karşılığı Menkaura) olarak biliniyor. 

Kefren piramidi

Giza piramitlerinin içinde şimdiye kadar hiçbir mumyaya rastlanmamış olması, duvarlarda hiçbir dini metnin ya da görselin olmaması, duvarların bomboş olması piramitlerin mezar odası olarak yapılmadığını düşündürüyor. Ancak Antik Mısır döneminde mezar duvarlarını süsleyen ilk hiyeroglif metinlerinin Khufu’nun sülalesi olan 4. Hanedanlık döneminde değil, bu dönemden sonra gelen 5. ve 6. Hanedanlık dönemi firavunlarının mezar odalarında görülmeye başlandığı da göz önünde bulundurulmalı. Örneğin Sakkara’daki Zoser piramidinin yanında bulunan Unas Piramidi, bu konudaki ilk örneklerden biri. Dışarıdan son derece mütevazı görünen bu piramidin içinde “Piramit Metinleri” olarak bilinen dünyanın en eski dinsel metinleri yer alıyor. 283 adet büyü içeren Piramit Metinleri, Unas’ın sonsuz hayata geçişini kolaylaştırmak için piramit duvarlarına yazılmış. Unas’ın Piramit Metinleri, sonraki dönem firavunlarının mezar duvarları süslemeleri ve dua metinleri için de ilham olmuş.   

Unas Piramidi (görsel https://www.tripadvisor.com.tr/Attraction_Review-g730107-d566602-Reviews-Pyramid_of_Unas-Saqqara_Giza_Governorate.html adresinden alınmıştır)

Yıldız gözlemleri ile ilgili kayıtları da içeren Unas metinleri (Piramit Metinleri), “Horus’un Takipçileri” denen bilgelerin Büyük Felaket’ten sağ kurtulduğunu ve bir adadan geldiğini anlatır. Ayrıca ölen kralın Osiris’e katıldığından ve Orion’da bir yıldız hâline geldiğinden bahseden Piramit Metinleri’nde ölüm sonrasıyla ilgili olarak ölen kişiye (krala) ithafen şunlar yazılıdır:

“Gittin ama geleceksin

Uyudun ama uyanacaksın

Öldün ama yaşayacaksın

Göklere yüksel

Gökler sana Orion gibi yeniden doğum versin

Gökyüzüne Orion olarak ulaşacaksın

Ruhun Sirius kadar etkin olacak.”

Bu büyülü sözlerin tesirinden çıkabiliyorsak çıkalım ve Giza Platosuna geri dönelim. Tur sırasında rehberimiz Giza Platosundaki Üç Büyük Piramit’in hemen altında bulunan Büyük Sfenks’in yanındaki su izlerine ve derin dikey oyuklara dikkatimizi çekti. Bu su izleri ve oyuklar, Sfenks’in geleneksel olarak kabul edilen tarihten çok daha eski olabileceğine yönelik tartışmaları beraberinde getiriyor. Zira jeologlar, söz konusu oyukların çöl rüzgârlarıyla değil, şiddetli yağmur akıntıları ve yağışlarla oluşabileceğini iddia ediyor. Bölgedeki yoğun yağışların görüldüğü son dönemin MÖ 10000-MÖ 7000 yıllarına denk gelmesi, Sfenks’in çok daha eski bir uygarlık tarafından inşa edilmiş olduğu fikrini doğuruyor. Geleneksel Mısırbilimciler ise (örn. Zahi Havas gibi) Sfenks’i Kefren dönemine tarihlendiriyor. Zira Sfenks’in yüzü Kefren’i temsil ediyor. Rehberimizin bu konuda dikkatimizi çektiği bir diğer nokta da Sfenks’in yüzü ile gövdesi arasındaki orantısızlıktı. Yüzü gövdesine göre çok daha küçüktü. Mısır firavunlarının “sürdürülebilirlik” temelli davranışlar gösterip seleflerinin eserlerini kullanarak bu eserler üzerine kendi görünümlerini ya da başarı hikâyelerini işlettiği biliniyor. Dolayısıyla Kefren’in de Sfenks’in yüzünü kendine göre düzenletmiş olması olası. Burada asıl merak ettiğim, Kefren yüzünü Sfenks’e işletmeden önce Sfenks’in yüzünün nasıl görünüyor olduğu. Sanırım bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz…

Giza Platosu'ndan bir kesit

Giza Platosu’ndan sonraki durağımız Büyük Mısır Müzesi’ydi (Grant Egyptian Museum). Öncelikle şunu belirtmek isterim. Louvre Müzesi, dünyanın en büyük müzesi olma özelliğini Büyük Mısır Müzesi’ne kaptırmış durumda. Büyük Mısır Müzesi, sadece dünyanın en büyük müzesi değil, aynı zamanda “tek bir medeniyete adanmış” en büyük arkeoloji müzesi. Müzenin girişinde sizi II. Ramses’in devasa heykeli, tüm ihtişamıyla karşılıyor. 3200 yıllık bu ikonik eser, 83 ton ağırlığında ve 11 metre yüksekliğinde. Heykelin sırtında firavunun adını ve ünvanlarını ifade eden hiyeroglif yazıları bulunuyor (“Ra’nın oğlu”, “Amun’un sevgilisi” gibi). Heykel, uzun yıllar boyunca Kahire’nin merkezindeki Ramses Meydanı’nda sergilenmiş. Ancak egzoz gazlarının verdiği zarardan korumak amacıyla 2006 yılında Giza’ya taşınmış (iyi ki taşınmış, günümüz Kahire sokaklarını düşününce heykelin ihtişamına yazık olurdu). 2018 yılında ise inşaatı devam eden Büyük Mısır Müzesi’ne taşınmış. Heykel’in konumlandırılmasıyla ilgili mimari detaylar da ilgi çekici. Zira heykel, Abu Simbel’deki II. Ramses Tapınağı’ndaki güneş olayına bağlı kalınarak konumlandırılmış. Bilmeyenler için kısaca açıklayayım: Abu Simbel’deki tapınakta yer alan II. Ramses heykelinin yüzüne güneş ışınları doğrudan, firavunun doğum günü (22 Ekim olarak kabul edilir) ve taç giyme günü (22 Şubat olarak kabul edilir) olmak üzere yılda sadece iki kez vuruyor. Aynı durum müzedeki heykel için de geçerli. Günümüz teknolojisi antik dönem mühendislik dehasından yola çıkıp söz konusu fenomeni deneyimlememizi sağlıyor. Müze cephesine yerleştirilen özel bir açıklık sayesinde güneş ışığı sadece 22 Ekim ve 22 Şubat tarihlerinde 20 dakika boyunca heykelin üzerinde kalıyor. Bu tarihler aynı zamanda tarım ve hasat mevsimlerinin de başlangıcını simgeliyor.

II. Ramses Heykeli-Büyük Mısır Müzesi girişi

 
Heykelin arka yüzü (arka yüzünde "Ra'nın oğlu", "Amun'un sevgilisi" anlamına gelen hiyeroglifler var)

Müzeyi ziyaret ettiğimiz gün bu tarihlerin dışında olduğundan söz konusu fenomeni göremedim. Zaten dünyanın en büyük müzesi olması sebebiyle müzeye minimum iki ya da üç gününüzü ayırmanız gerekiyor. Bizim, müzeyi gezmek için sadece üç saatlik bir süremiz vardı. Bu süre içinde sadece Kral Tut’un mezar odasından çıkan eserlerin sergilendiği bölümü gezebildim. Tut’un eserlerinin replikalarını İstanbul’daki sergide görmüştüm. Tabii replikalar orijinalleri kadar heyecan verici değildi. Bunun sebebine ilişkin düşüncelerimi şu yazımda okuyabilirsiniz. Tut’un mezar odasından çıkan son derece ihtişamlı eserlerin hepsini burada anlatmaya kalksam sanırım bir ansiklopedi oluşur. Bu yüzden dikkatinizi uşabtilere çekmek istiyorum. Uşabtiler, Antik Mısır dilinde “cevap veren”, “hizmetkâr” gibi anlamlara geliyor. Eski Krallık döneminde (Keops sülalesini hatırlayınız) ölen firavunlarla birlikte onlara öbür dünyada hizmet etmeleri için gerçek hizmetkârları da kurban edilip yanlarına gömülürken neyse ki Orta Krallık döneminde bu uygulama bırakılmış ve canlı hizmetkârların yerini uşabtiler almış. Uşabtiler, fayans, tahta, kil veya taştan üretilen küçük heykelcikler. Genellikle ellerinde tarım aletleri tutarlar. Zira görevleri, öbür dünyadaki zorlu tarım ve inşaat işlerini sahibinin (ölen kişinin) yerine icra etmek. Uşabtilerin öbür dünyada kullanacakları alet edevat da onların boyutuna göre minik minik yapılmış. Bu yüzden uşabti ve uşabtilerin öbür dünyada kullanacakları alet edevat bölümü son derece sevimli=)

Uşabtiler ve minnak alet edevatları (Kral Tut'un mezar odasından çıkanlardan sadece bir kısmı)

Kral Tut’un mezarında öbür dünyada kral için ağır işleri yapması için konulmuş toplam 413 adet uşabti bulunmuş. İrili ufaklı pek çok uşabtiyi, minik alet edevatlarını ve burada detaylıca anlatmaya kalksam sayfaların yetmeyeceği çok daha fazlasını Kral Tut’un bölümünde görebilmeniz mümkün.

Büyük Mısır Müzesi’nin en önemli parçalarından biri de bu yazıda kendisini çokça andığım Kral Khufu’ya (Keops) ait 4500 yıllık Güneş Teknesi. Khufu’nun öbür dünyada güneş tanrısı Ra ile birlikte seyahat etmesi için tasarlanan bu tekne tamamen sedir ağacından üretilmiş ve 43 metre uzunluğunda (sedir ağacının Antik Mısır ikonografisinde son derece önemli olduğunu, Osiris’in de Seth tarafından öldürüldükten sonra bedeninin sedir ağacından yapılmış bir tabutla taşındığını belirteyim). Tekne, 1954 yılında Giza Piramitleri’nin yanında gömülü olarak bulunmuş. Teknenin çıkarıldığı yeri piramitlerin hemen yanından kolaylıkla görebiliyorsunuz.

Güneş Teknesi (görsel https://arkeofili.com/khufunun-gizemli-gunes-teknelerinin-amaci-hala-bilinmiyor/ adresinde alınmıştır)

Müzede sadece Kral Tut’un bölümünü gezerken bile o kadar yorulmuştuk ki kendimizi müzenin girişindeki II. Ramses’in ihtişamlı heykelini gören bir kafeye attık. Canım o kadar çok Türk kahvesi istiyordu ki sanki Türk kahvesi içmezsem oturduğum yerden kalkamayacaktım (evet, her gün en az iki fincan Türk kahvesi içmezsem olmaz=)). Neyse ki Mısır’daki kafelerde Türk kahvesi bulunuyor. Ancak genellikle şeffaf fincanlarda/bardaklarda ve bol telveli geliyor. Sunum ve tat olarak da beklentimi çoğu zaman karşılamadı Mısır’da içtiğim Türk kahveleri. Taa ki Büyük Mısır Müzesi’ndeki Türk kahvesi sunumunu görene kadar. Aslında burada da şeffaf fincanda gelmişti fakat yanında gelen eğlenceli not, tüm yorgunluğumu aldı=)

Kahvemle birlikte gelen notu okumakla zorlananlar için yazayım: "You are like an espresso shot... too strong for your own good"=)

Kahvemi yudumlarken II. Ramses’le göz göze geldik. Sanki bana “Abu Simbel’e git. Tapınağımı ziyaret et. Daha hiçbir şey görmedin,” der gibiydi. Ramses’in bu buyruğunu yerine getirmezsem olmazdı. Bir sonraki Mısır seferimin rotası belirlenmişti artık.

Bekle beni Abu Simbel!


Mısır Seferim-Bölüm 2

 

Memnon, namıdiğer III. Amenhotep heykellerinden sonraki durağımız Karnak Tapınak Kompleksi’ydi. Modern Luksor (antik Teb) yakınlarında yer alan bu tapınak kompleksi, sadece Antik Mısır’ın en büyük ve en önemli dini yapısı olmakla kalmayıp dünyanın da en geniş antik dini kompleksidir. Güneş Tanrısı Amon-Ra’ya adanmış bu kompleks, iki bin yılı aşkın bir süre boyunca farklı firavunlar (kral ve kraliçeler) tarafından yapılan eklemelerle epey genişletilmiş. İçinde irili ufaklı pek çok tapınak bulunan bu açık hava müzesi, Mısır’da Giza Piramitleri’nden sonra en sık ziyaret edilen tarihi alan olarak karşımıza çıkıyor. Bu tarihi alanın girişinde sizi aslanlı bir yol (Sfenks yolu) karşılıyor. Aslanlı yol dediğime bakmayın, zira bu yolun her iki yanına dizilerek sizi karşılayan bu “aslan” heykellerinin sadece vücudu aslan görünümünde olup kafası koç görünümünde. Antik Mısır’da bu gibi melez yaratıkları hem yeraltı (Amduat) hem de yer üstü ikonografisinde bolca görebilmeniz mümkün. 

Koç başlı sfenkslerden bir kesit

Yol boyunca iki yana sağlı sollu dizilmiş yaklaşık 1050 adet sfenksin koç başı, Güneş tanrısı Amon-Ra’yı simgeliyor. Koç başlı sfenks yolu, antik dönemde çok önemli bir dini festival olan Opet Festivali'ne de ev sahipliği yapıyordu. Tanrı ve tanrıçaların gücünü tazelemek, firavunların ilahi egemenliğini meşrulaştırmak amacıyla yapılan Opet festivali sırasında Güneş tanrısı Amon-Ra, ilahi anne tanrıça Mut ve Amon-Ra ile Mut’un oğlu olan Ay tanrısı Khonsu’dan oluşan kutsal Teb Üçlüsü’nün heykelleri sfenks yolundan geçirilirdi. Genellikle Nil sularının yükseldiği ikinci ayda kutlanan bu festival, yaklaşık 11-20 gün arasında sürerdi. Ben de bu koç başlı sfenkslerin önünden geçerken binlerce yıl öncesine gittim ve kendimi bir anda Ra, Mut ve Khonsu’nun heykellerini taşıyan bir kafileyi selamlarken Opet festivalinin içinde buldum. Ya da başıma güneş geçti ve hayaller görmeye başladım (ikinci seçenek daha olası çünkü gerçekten hava epey sıcaktı. Bu yüzden tapınak kompleksine sabahın erken saatlerinde, Ra henüz yükselmemişken gitmenizde fayda var=)).

Kutsal Teb Üçlüsü [soldan sağa: Khonsu (Ay tanrısı), Mut (ilahi anne tanrıça), Amun-Ra (Güneş tanrısı)]. Opet Festivali'nde Kutsal Teb Üçlüsü'ne sunular yapılırken (görsel https://egyptunitedtours.com/the-opet-festival/ adresinden alınmıştır)

Karnak Tapınak kompleksine iki bin yılı aşkın bir süre boyunca farklı firavunlar tarafından eklemeler yapıldığından ve eserler kazandırıldığından bahsetmiştim. Bana göre bu eserlerden en etkileyici olanlarından biri Kraliçe Hatshepsut tarafından inşa ettirilen dikilitaş. Devasa bir anıt eser olan Hatshepsut dikilitaşı, aslında bir çift olarak tasarlanmış olsa da Güney’deki ikiz dikilitaşı antik dönemde yıkılmış. Bu yüzden geriye komplekste gördüğümüz pembe granit bloktan oluşan dikilitaş kalmış. Yaklaşık 29 metre yüksekliğinde ve 343 ton ağırlığında olan Hatshepsut dikilitaşı, Hatshepsut’un geriye bıraktığı pek çok eser gibi görülmeye değer ve son derece etkileyici. Hatshepsut tarafından Amon-Ra’ya adanan bu antik eserin Aswan’daki ocaklardan çıkarılıp Nil nehri üzerinden Karnak’a taşınma süreci de hiyerogliflerle detaylıca belgelenmiştir. Karnak Tapınağı’ndaki “en yüksek ayakta duran” dikilitaş olma özelliği, âdeta Kraliçe Hatshepsut’un ve bence kadının gücünün ve dayanıklılığın bir simgesi gibi=)

Hatshepsut Dikilitaşı

Tapınak kompleksine kazandırılan eserler demişken Hipostil Salonu’ndan bahsetmeden olmaz. Tasarımı ilk olarak Hatshepsut tarafından oluşturulan (şaşırdık mı?! =)) bu yapı da doğal olarak Teb’in en yüce tanrısı Amon-Ra’ya adanmış. I. Seti tarafından inşa edilen salonun yapımı II. Ramses tarafından tamamlanmış. Hipostil Salonu, dönemin firavunları tarafından dini törenleri gerçekleştirmek ve gücü simgelemek için inşa ettirilen ve yüksekliği 10 metre ile 24 metre arasında değişen 134 devasa sütun barındırıyor. Her bir sütunun üzerinde III. Amenhotep, I. Seti, II. Ramses, IV. Ramses ve VI. Ramses gibi dönemin firavunları tarafından yaptırılan, genel olarak firavunların başarılarını anlatan yazıtları ve süslemeleri görmek mümkün.

Hipostil Salonu'ndaki sütunlardan bir kesit. Her bir sütunun üzerinde, kirişlerde ve tavanda çok detaylı hiyeroglifler, kabartmalar ve süslemeler var. Örneğin bu sütunun (soldaki) üzerinde firavunun Amun-Ra'ya sunularda bulunurken tasvir edildiğini görüyoruz. Gerçekten görülmeye değer bir alan.

Karnak Tapınağı’nın merkezinde yer alan skarabe (bokböceği) heykeli de görülmeye değer. III. Amenhotep (Tutankhamon’un dedesi, Akhenaton’un babası, Memnon heykellerinin sahibi) tarafından gül rengi granitten oyularak yaptırılan bu eser, tanrı Khepri’ye adanmıştır. Antik Mısırlılar için skarabeler son derece kutsaldı. Skarabelerin dışkı topaklarını geriye doğru yuvarlaması, Güneş tanrısı Khepri’nin Güneş’i gökyüzünde hareket ettirmesiyle bağdaştırılmıştı. Skarabelerin dışkı toplarını toprağa gömdükten sonra yavruların topraktan “kendi kendine” sihirli bir biçimde çıktığına inanılması, ölen kişinin Amduat’ta (yeraltı dünyası) yeniden canlanarak ölümsüzlüğe ulaşmasıyla ilişkilendirilmişti. Skarabeler, tüm bu özellikleri sebebiyle kutsallık kazanmış ve tanrılaştırılmıştı. Mumyalama sırasında vücutta bırakılan tek organ olan kalbin üzerine koruyucu olarak da skarabe tılsımları yerleştirilirdi. Tapınaktaki skarabe heykelinin etrafında saat yönünün tersine yedi tur dönülmesinin şans, bereket ve doğurganlık getirdiği yönünde de bir inanış var. Giderseniz aklınızda bulunsun=) Bu arada, heykelin etrafında neden saat yönünün tersine dönüldüğünü merak ediyor olabilirsiniz. Bunun sebebi skarabelerin dışkı topaklarını “geriye doğru” yuvarlamasıdır. Dolayısıyla heykel etrafında saat yönünün tersine dönerek, skarabenin doğadaki döngüsel hareketine (ritüeline) uyum sağlamış olursunuz. Böylece niyetiniz/dileğiniz doğanın döngüsüne uyumlanır ve kabul edilme ihtimali artar. Benden söylemesi=)

Etrafında saat yönünün tersine yedi kere döneceğiniz skarabe heykeli

Tapınakta skarabe heykelinin bulunduğu alanda Kutsal Göl ile karşılaşıyorsunuz. III. Tutmosis (Hatshepsut’un üvey oğlu, tahta çıkmak için Hatshepsut’un ölümünü, yani 30 yıl beklemek zorunda kalmıştı) tarafından yaptırılan Kutsal Göl’de rahipler, tapınak ayinlerine başlamadan önce yıkanırlardı. Kutsal Göl aynı zamanda evrenin yaratılışındaki kadim suları, yani Nun’u temsil etmekteydi. Nun yani kadim sular, özellikle Aşağı Mısır’ın (Heliopolis) kozmogonisinde (yaratılış miti) son derece önemli bir yer kaplar. Zira Nun, Güneş tanrısının kendi kendine var olarak “İlk Tufan’dan” doğduğu, böylece sonraki bütün yaratılışın kaynağı olduğu sulardır (Mısır’ın yaratılış mitiyle ilgili detaylara yer verdiğim yazımı okumak için bkz.)

 

Kutsal Göl (görsel https://kasadoo.com/album/africa/egypt/luxor/karnak-temple-sacred-lake#imgAlbum adresinden alınmıştır)

Kutsal Göl miti, pek çok filmde de arınma ve yeniden doğuş ritüeli olarak karşımıza çıkar. Örneğin 300: Bir İmparatorluğun Yükselişi filminde Pers Kralı Serhas’ın sıradan bir ölümlüyken mistik bir mağaradaki karanlık sulara dalarak yıkandıktan sonra “yeniden doğup” acımasız bir Tanrı-Kral’a dönüşmesi, Matrix filminde Neo’nun gerçek dünyaya adapte olmak ve arınmak için sık sık su dolu küvete girmesi gibi sahneler, Kutsal Göl mitiyle ilişkilendirilebilir. Ben de tapınakta gezerken Ra’nın yakıcı ışınlarının etkisiyle bir anda kendimi Kutsal Göl’e atıp ferahlamak istedim. Belki de Kutsal Göl’e giren ben ile çıkan ben bir olmayacaktı. Kim bilir…=)

Devamı gelecek...


4 Haziran 2026 Perşembe

Mısır Seferim-Bölüm 1


Çöp yığınları içindeki sokaklar. Bu yığınların yanında uyuyan ve yemek yiyen evsizler. Keşmekeş bir trafik. Trafik lambası olmayan yollarda sinyal nedir bilmeden sağa sola savrulan arabalar. Tamamlanmadan bırakılmış sıvasız, renksiz ve ruhsuz binalar ve bu binalarda yaşayanlar. Peçetesiz ve hatta sabunsuz tuvaletler. Turist görünce bir şeyler satmak ya da amiyane tabiriyle “para koparmak” için “yapışan” insanlar. Tüm bunlar ve belki de daha fazlası günümüz Mısır’ının olumsuz tarafları olarak sayılabilir. Ancak benim için bunların bir önemi yoktu. Zira günümüz Mısır’ıyla değil, binlerce yıl önceki antik Mısır’la ilgili, hatta antik Mısır’a derin bir özlem içindeydim. Bir insan daha önce hiç gidip görmediği bir yere özlem duyar mıydı? Evet, duyarmış. Hatta bu fenomen literatürde Almanca bir kelime olan “fernweh” olarak ifade ediliyor. Benim de çocukluğumdan beri antik Mısır’a yönelik süregelen fernweh durumum, katıldığım Mısır turuyla sona ermek üzereydi. Ya da ben öyle zannediyordum. Ancak Mısır öyle büyülü bir yer ki bu yazıyı yazdığım anlarda dahi hâlâ etkisinden çıkabilmiş değilim. Gözlerimi kapattığım an Hatshepsut’un o görkemli tapınağı zihnimde beliriyor. Yani aslında özlemim dinmiş değil. Neyse, konu madem Hatshepsut Tapınağına geldi, o hâlde günümüz Mısır’ından çıkıp bir an önce asıl meselemize gelelim. Yani turda ilgimi çeken antik Mısır’a ilişkin bazı eserlere (yazıyı uzatmamak için tümünü bu yazı içinde ifade etmeyeceğimi belirteyim).

Turumuzun antik Mısır’la ilgili ilk durağı Luksor’un batı tarafında bulunan Krallar Vadisi’ydi. Krallar Vadisi, Mısır’ın 18.-20. Hanedanlık dönemi firavunları (örn. Tutankhamon, Ramses’ler, Seti gibi) ya da kralları (rehberimiz kral ya da kraliçe demeyi tercih ediyordu, ben de o yüzden yazı boyunca kral ya da kraliçe diyeceğim=)) ve dönemin önde gelenleri için inşa edilen mezarların bulunduğu bir bölge. Bu bölgedeki mezarlar KV (King of Valley/Krallar Vadisi) koduyla keşif sırasına göre numara verilerek isimlendirilmiş. Mısır’ın en güçlü krallarından, 19. Hanedanlığın ikinci kralı ve II. Ramses’in babası olan I. Seti’nin mezarını (KV17) ve çocuk kral Tutankhamon’un mezarını (KV62) göreceğim için çok heyecanlanmıştım. Zira Seti’nin mezarı vadideki en süslü, en derin ve en büyük mezarlardan biri olmasının yanı sıra Seti’nin gücünü ve ihtişamını da yansıtır nitelikte görseller barındırıyor. Örneğin ölünün öbür dünyada nefes almasını sağlamak amacıyla düzenlenen çok önemli bir dini bir tören olan ağız açma ritüeli, ölüler kitabı, kısaltılmış bir dua kitabı ve kanatlı İsis tasviri ile Seti’nin çeşitli tanrı ve tanrıçalarla tasvirleri gibi çok detaylı duvar süslemelerini Seti’nin mezar duvarlarında görmek mümkün.

Seti'nin mezar odası görseli (kaynak:Made in Egypt Facebook hesabı)

Öte yandan Tutankhamon (Kral Tut), malumunuz, mezarının keşif hikâyesi ve sonrasında yaşanan ölüm vakalarıyla “lanetli firavun” olarak damgalanıp Hollywood’a ciddi bir malzeme sağlaması sebebiyle epey popüler (ilk arabam Tut’un bile isim babası Tutankhamon=)). Ağız açma ritüeline ilişkin tasvirler Kral Tut’un mezar odasının duvarlarında da bulunuyor. Ancak ne yazık ki her iki mezar da tadilatta olduğundan söz konusu mezarlara giremedik. III. Ramses’in mezarı (KV11) ve  VI. Ramses’in mezarı (KV9) ile yetinmek zorunda kaldım. Öte yandan KV9’daki çalışmalar sırasında ortaya çıkan toprak, bu mezarın inşasında görevli zanaatkârlar için inşa edilen kulübelerin altında gömülü olan Kral Tut’un mezarının üstünü örterek yıllar boyunca korunmasını sağlamış. Zira KV9 ve KV62 kodları arasındaki sayısal fark da Kral Tut’un mezarının, ta ki bir eşeğin ayağı çıkura girip de mezarın giriş odası ortaya tesadüfen çıkana kadar, yıllar boyunca korunduğunu gözler önüne seriyor. Girebildiğimiz mezar odalarıyla (KV9 ve KV11) ilgili detaylı görselleri internette bulabilmeniz mümkün. Bu yüzden bu yazı kapsamında III. Ramses’in mezar (KV11) duvarında gördüğüm ve son derece ilginç bulduğum bir görseli paylaşacağım:


Üç başlı ve dört ayaklı yılan görseli ilk bakışta Yunan mitolojisinde “çukur iblisi” olarak ifade edilen yılan kuyruklu üç başlı bir köpek olan Kerberos’u andırıyor gibi görünebilir. Oysaki KV11’in D2 koridorundaki duvar boyunca uzanan bu görsel, Mısırbilimciler tarafından Amduat’ın (yeraltı) dördüncü saatinde geçen bir yeraltı dünyası varlığı olarak ifade edilir. Güneş tanrısının gece yolculuğu sırasında geçtiği kutsal yolu korumakla görevli olan bu varlık, “kutsal yolun bekçisi” olarak anılır. Amduat’ın dördüncü saati, güneş tanrısının yeraltı dünyasının en karanlık ve gizemli bölgesine girdiği evre olduğundan burada karşılaşılan varlıkların da sıra dışı olması kaçınılmazdır (halk arasında “11.00-03.00 arası ‘iyi saatte olsunların’ ziyaretine açık saatlerdir” inanışı da bana Amduat’in dördüncü saatinin tekinsizliğini hatırlatır. Acaba biz de rüyalar alemindeyken Amduat’takine benzer evrelerden mi geçiyoruz?!).

Luksor’daki ikinci durağımız Hatshepsut’un Cenaze Tapınağıydı. Kraliçe Hatshepsut’la ilgili daha önceden yazdığım yazılarımı okuyarak bilgi alabilirsiniz. Bu yüzden burada Hatshepsut’la ilgili detayları vermeyeceğim. Hatshepsut’un söz konusu cenaze tapınağı, döneminin mimarı ve aynı zamanda rehberimizin söylediğine göre ihtimal dâhilinde sevgilisi de olan Senenmut tarafından kayalara oyularak inşa edilmiş. Senenmut’un hayatı boyunca bekâr bir adam olarak yaşayıp hiç evlenmediğine ilişkin kanıtlar da Hatshepsut’la olan gönül ilişkisini destekliyor olabilir. Zira Senenmut’un mezarlarında ebeveynleriyle yalnız olarak tasvir edilmesi, cenaze törenlerinin yürütülmesinden sorumlu olan kişilerin de kendi oğullarından değil kardeşlerinden biri olması gibi detaylar da söz konusu. Rehberimiz, Senenmut’un mezarının da tapınağın yakınında olduğunu söyledi. Kraliçe Hatshepsut tarafından inşa edilen bu mezarın yer tercihi de manidar olabilir. Neyse, Hatshepsut ve Senenmut arasındaki olası ilişkiye dair magazini bir tarafa bırakacak olursak, rehberimizin dikkatimizi çektiği tapınak duvarlarındaki ilginç bir tasviri paylaşmak istiyorum:

Hatshepsut'un tapınak duvarlarındaki Punt sahnesinden bir kesit: Punt kraliçesi Ati, önünde Punt kralı Parahu, Kraliçenin arkasında eşek ve sunular

Antik Mısır sanatında insan tasvirlerinin gerçeği yansıtmayacak şekilde idealize edilmiş olduğunu (kaslı, atletik, estetik) biliyoruz (Akhenaton dönemi hariç). Bu konuyla ilgili daha önceden yazdığım yazımı buradan okuyabilirsiniz. Tapınaktaki bu görselde ise hiyerogliflerden Punt kraliçesi olduğunu öğrendiğimiz Ati’nin son derece şişman ve hantal bir tasvirini görüyoruz. Ati’nin yanındaki ise Punt kralı Parahu. Punt kraliçesinin olağanüstü şişman tasviri, uzun süreler boyunca Mısırbilimciler için bir araştırma konusudur. Bazı uzmanlara göre bu tasvir, kraliçenin fil hastalığı gibi metabolik bir hastalıktan mustarip olduğunu göstermekteyken bazılarına göre ise Punt halkının zenginliğini, doğurganlığını ve farklılığını vurgulayan bilinçli bir tercih. Bu tasvirin kraliçenin fiziki görünüşüyle ilgili olduğunu düşünenlere katılıyorum. Zira zenginlik göstergesi olsaydı Kral Parahu’nun da aynı şişmanlıkta tasvir edilmiş olması gerekirdi. Öte yandan kraliçenin ardında tasvir edilen eşek görseli ise internet aleminde uzun bir süre alay konusu olmuş ve gerçek dışı yorumlamalara maruz kalmıştır. Bu sahnede antik Mısırlıların mizah anlayışına vurgu yapılarak “Kraliçeyi taşımak zorunda kalan eşek” ifadelerinin hiyerogliflerle yazılmış olduğu gibi söylemler sosyal medyada dolaşsa da bunun gerçeği yansıtmadığının bilinmesi mühimdir. Aslolan tapınak duvarlarındaki Punt sahnelerinin antik dünyadan günümüze ulaşan en ayrıntılı denizaşırı ticaret seferi kayıtlarından biri olmasıdır. Kraliçe Hatshepsut’un tanrı Amun’un buyruğuyla Punt’a gemiler gönderdiği ve buradan mür ağaçları, tütsüler, abanoz, fildişi, altın, egzotik hayvanlar getirtildiği tapınak duvarlarında anlatılır. 

Hatshepsut Tapınağındaki Hatshepsut heykelleri. Hatshepsut'un heykellerinde kendini bir kral gibi tasvir ettirdiğine dikkat ediniz.



Benim için vuslat<3

Hatshepsut Tapınağından sonra kısa bir süre Memnon Heykellerini ziyaret ettik. Aslında bu heykellere Memnon heykelleri demek istemiyorum zira heykeller, Tutankhamon’un dedesi, Akhenaton’un babası III. Amenhotep döneminde inşa edilen ve onu tasvir eden heykellerdir. Peki neden Memnon heykelleri olarak biliniyor? Rehberimizin bunun sebebiyle ilgili yaptığı açıklama son derece ilginçti. Heykeller III. Amenhotep’in cenaze tapınağının girişine dikilmiş olup heykellerin Memnon’la hiçbir ilgisi yoktu. Memnon ismi ise çok daha sonra, Yunan ve Roma dönemlerinde ortaya çıkmıştı. Yunan mitolojisinde Memnon, şafak tanrıçası Eos’un oğluydu. Achilles tarafından öldürüldüğüne inanılırdı. Deprem sonucunda heykel zarar görünce her gün gün doğumunda heykelden uğultu, ıslık, tel titreşimi ve çınlamayla karışık garip bir ses çıkmaya başladı. Her şeyi kendilerine mal etmeyi seven antik Yunanlılar bu sesin şafak vakti annesi Eos’u selamlayan Memnon’un sesi olduğuna inanmaya başladılar. Ve böylece heykeller Memnon heykelleri olarak anılmaya başlandı. Her ne kadar MS 200 civarı heykeller restore edildikten sonra bu garip ses kesilmiş olsa da heykeller hâlâ III. Amenhotep’in heykelleri olarak değil, Memnon heykelleri olarak biliniyor. Zaten İsis, Osiris, Thoth ve Anubis gibi tanrı ve tanrıçaların isimleri de orijinal dili olan Mısır dilindeki karşılıklarıyla değil, Yunan dilindeki karşılıklarıyla biliniyor.  İsis yerine Aset, Osiris yerine Usir, Thoth yerine Djehuty ve Anubis yerine Inpu desem, eğer bir Mısırbilimci veya antik Mısır üzerine derin okumalar yapmış biri değilseniz bu isimlerin bu tanrı ya da tanrıçalara denk geldiğini anlamanız pek de kolay olmayabilir. Aynı durum antik Mısır’ın kral ve kraliçe isimleri için de geçerlidir. Yunanların bu isimleri kendi dillerine uyarlaması, Mısır’ı ilk sistemli anlatan ve aktaranların Yunan olması (örn. Heredot, Strabon), orijinal Mısır adlarının Rosetta taşı çözülene kadar bilinmemesi veya dolaşıma girmemesi ve bu yüzden bu isimlere geç adapte olunması gibi sebeplerle Yunanca isimlerin daha popüler olduğu söylenebilir. Popüler demişken, popüler kültürde geniş bir yer kaplayan Yüzüklerin Efendisi’ne de burada değinmeden edemeyeceğim. Zira Memnon heykelleri bana hep Yüzüklerin Efendisi’ndeki Argonath (kapılar kralları) heykellerini çağrıştırmıştır. Yüzüklerin Efendisi serisinin Yüzük Kardeşliği bölümünde Tolkien, “eski kralların sessiz bekçileri” olarak tanımladığı bu iki dev taş kral figürünün yolcular üzerinde saygı ve korku karışımı bir etki yarattığından bahseder. Belki de Tolkien, Argonath heykelleri için ilhamını Memnon heykellerinden almıştır. Görkemli Memnon heykelleri de antik Mısır’ın sessiz bekçileri gibi saygı, hayranlık ve biraz da korku uyandırıyor. Siz ne dersiniz?

Memnon heykelleri (III. Amenhotep heykelleri)

Argonath heykelleri (Yüzüklerin Efendisi Yüzük Kardeşliği filminden)

İki bölümden oluşmasını planladığım yazımın ilk bölümünü burada sonlandırıyorum. İkinci bölümde görüşmek dileğiyle antik Mısır’la kalınız=)

Notlar:

1.Mısır sokaklarındaki çöpler Zabbaleen adı verilen gayriresmi çöp toplayıcı topluluklar tarafından toplanıyormuş. Bunlar, topladıkları atıkları geri dönüştüren ve bu yolla para kazanan topluluklarmış. Sanırım belediye altyapısının yetersizliği ve koskoca şehirde (Kahire) üretilen çöplerin bu topluluklar tarafından toplanması, çöplerin yığın olarak birikmesini beraberinde getiriyor.

2.Mısır sokaklarında tamamlanmamış, renksiz, sıvasız, ruhsuz binaları bolca görebilirsiniz. Tamamlanmış binaların vergi ve resmi yükümlülükleri beraberinde getirmesi, insanları tamamlanmamış ruhsuz binalarda oturmaya iten sebeplerden biri.

3.Yazının girişinde “sabunsuz” tuvaletlerden bahsetmiştim. Bir dinlenme tesisinde 1 dolar vererek (50 Mısır pound’u) girdiğim tuvalette peçete yoktu. Sıvı sabun ise plastik bir bardağın içine boşaltılmıştı. Tuvaletten çıkan herkesin bu bardağı alıp eline sabunu dökmesi gerekiyordu (!). Bu yüzden tuvalete girmemle tuvaletten çıkmam bir oldu. Olan, 1 dolarıma oldu=) Konakladığımız oteller ve gittiğimiz kafeler (İskenderiye’deki kafeler) dışında pompalı sabunluk yoktu. Yani anlayacağınız sabun anlayışı biraz farklı. Gitmeden önce bunu bilmenizde, gerekirse (ki gerekiyor) yanınızda kâğıt sabunlar ve peçete taşımanızda fayda var.

4.Mısır’da turistlere çok yoğun bir ilgi var. İlk paragrafta bu ilginin olumsuz kısmından bahsetmiştim. Bu ilgiyle ilgili bana şaşırtıcı gelen kısım ise Mısırlıların (özellikle genç ve çocukların) turistlerle fotoğraf (selfie) çektirme merakı oldu. Mısır turum boyunca yedi farklı kişiyle selfie çektirdim. Bu durum benim için epey şaşırtıcı olmakla birlikte hoşuma da gitmedi değil. Kendimi kısa bir süreliğine de olsa ünlü kişi gibi hissettim=)

·  

8 Mayıs 2026 Cuma

III. Tutmosis'e Yıllar Boyunca Haksızlık Edilmiş Olabilir mi?

 

Hatşepsut, “soylu kadınların başı”… Ona bu yakıştırmayı ben yapmıyorum zira isminin Mısır dilindeki karşılığı tam olarak bu. Ancak onun tarih boyunca sayıları nadir olan takdir edilesi bir “kadın firavun” olduğunu söyleyebilirim.

Hatşepsut, M.Ö. 1473-M.Ö. 1458 yılları arasında, ondan nispeten daha “popüler” olan Nefertiti’den yaklaşık 150 yıl önce, eşi II. Tutmosis vefat ettikten sonra kadim Mısır’ı başarıyla yönetmiş bir firavundu. Üvey oğlu III. Tutmosis, babası II. Tutmosis öldüğünde henüz çok küçük olduğundan Hatşepsut, ilk olarak ona naiplik etmiş, ardından ise tüm yetkileri eline alarak kendisini firavun ilan etmişti.

Hatşepsut’un en belirgin özelliklerinden biri “daha otoriter bir imaj çizmek için” erkek firavun kıyafetleri giymesi ve takma sakal kullanmış olmasıdır. Ayrıca askeri seferlerden çok ticarete odaklanan Hatşepsut, Mısır ekonomisini “ticari zekâsıyla” büyük ölçüde kalkındırmıştır. Ancak Hatşepsut’un bu yazıya konu olma sebebi ne yönetimsel başarıları ne “kadın firavun olması” ne de takındığı “maskulen” stili… Asıl sebep, Hatşepsut’un ölümünden sonra ardında kalan anıtlarının ve tapınak duvarlarının başına gelenler…

Hatşepsut heykeli (takma bıyıkla tasvir edildiğine dikkat ediniz)

1920’li yıllarda Hatşepsut’un Deir el-Bahri’deki tapınağının çevresinde kazı yapan arkeolog ekibi, Hatşepsut’a ait binlerce “tahrip olmuş” heykel kalıntısına rastladılar. Bunun yanı sıra Hatşepsut’un adının pek çok anıttan ve tapınak duvarlarından “kazınarak silindiğini” gören arkeologlar, bunun sebebi üzerine düşünmeye başladıklarında akıllarına ilk olarak III. Tutmosis’in Hatşepsut’tan “intikam” almış olabileceği geldi. Zira başlangıçta III. Tutmosis için naiplik eden Hatşepsut, zamanla tüm yetkiyi devralmış ve kendini firavun ilan etmişti. III. Tutmosis onun gölgesinde kalmıştı. İlk zamanlar aklı buna ermeyecek denli küçük olsa da aklı ermeye başladıkça Tutmosis, yanındaki danışmanlarının da manipülasyonlarıyla Hatşepsut’a karşı kin ve öfke geliştirmiş, Hatşepsut öldükten sonra da anıtlardan, tapınak duvarlarından onun ismini kazıyarak ve heykellerini parçalayarak ona olan öfkesini göstermiş, kendince “intikam” almış olabilirdi. Bu teori uzun yıllar boyunca kabul gördü. Hatta konuyla ilgili yazımda ben de bu durumu III. Tutmosis’in intikamına bağlamıştım. Ancak işler pek de düşünüldüğü gibi olmayabilir. Şimdiye kadar ben de dâhil olmak üzere çoğu kişi III. Tutmosis’i haksız yere suçlamış olabiliriz (neyse kendimi katmayayım, neticede bu teoriyi ortaya atan ben değildim=)).

III. Tutmosis heykeli

Hatşepsut’a ait tahrip olmuş kalıntıları inceleyen Jun Yi Wong, tahribatın sebebinin Tutmosis’in intikamından çok uzak olduğunu ifade ediyor. Zira ona göre bu durum, bir “geri dönüşüm” uygulamasından başka bir şey değil. Uzun yıllar boyunca intikamcı duygularla tahrip edildiği varsayılmış olan heykel parçaları Wong’a göre artık işe yaramadığı düşünüldüğü için tapınağın yakınlarında bırakılmış, zaman zaman alet edevat olarak kullanılmıştı. Diğer parçalar ise başka yapıları inşa etmek için değerlendirilmişti. Bu türden geridönüşüm örneklerini II. Ramses döneminde de gördüğümüz için Wong’un geri dönüşüm teorisi makul görünüyor. Örneğin Mısır’ın 19. Hanedanlığının üçüncü firavunu olan ve 66 yıl hüküm süren 2. Ramses antik Mısır’ın en üretken inşaatçılarından biri olmasına rağmen seleflerinin tapınaklarını ve heykellerini kullanıp üzerlerine kendi isimlerini ve yazıtlarını işletmişti. Seleflerine ait heykellerin yüz hatları ve üzerlerindeki isimler 2. Ramses’e göre değiştirilip düzenlenmişti. Yani aslında durum, intikam motivasyonu değil, pratik ve stratejik bir motivasyon gibi görünüyor.

Wong’un III. Tutmosis’in masum olduğunu düşünmesi için öne sürdüğü başka sebepler de var. Örneğin Hatşepsut’un bütün heykelleri tahrip edilmemişti. Birçok heykeli büyük ölçüde sağlam bırakılmıştı. Bir intikam söz konusu olsaydı Hatşepsut’a ait ne varsa hepsinin tahrip edilmiş olması gerekirdi. Ayrıca heykellerin sıklıkla eksik olan parçasının kaide kısmı olması da Wong’un görüşünü destekler nitelikte. Zira heykelin kaide kısmı en büyük kısım olması sebebiyle diğer projelerde (II. Ramses örneğinde olduğu gibi) kullanılmak açısından en işe yarar parçası. Kaidenin sökülüp yüz kısmının sağlam bırakılması ise “intikam” teorisinin aksi yönünde. Eğer Tutmosis intikam almak istemiş olsaydı yüzü neden sağlam bıraksındı ki? Zaten yüz kısmı tahrip olmuş Hatşepsut heykelleri ve Hatşepsut’un isminin öfkeyle kazınarak silindiği varsayılmış tapınak duvarlarına dair inceleme bulguları söz konusu tahribatların onun ölümünden en az 20 yıl sonra başladığını gösteriyor.

Hatşepsut'un tahrip olmuş heykelinin bilinçli olarak tahrip edilmediğini söyleyebileceğimiz kafa kısmı

Bonus: Hatşepsut'un kozmetik amaçlı kullandığı kişisel eşyası. Göz kalemi ve kozmetik toz gibi kişisel eşyalarını koymak için kullandığı bir kap. Bence çok dekoratif. Tasarımcılar için fikir verici olabilir=)

Hâl böyle iken Hatşepsut’un tahrip olmuş heykelleri, anıtları ve tapınak duvarlarının asıl sebebinin ne olduğuyla ilgili tartışmaların hâlâ sürdüğünü söyleyebiliriz. Zira Wong’un teorisi de tıpkı intikam teorisi gibi kesin olarak kanıtlanmış değil. Dolayısıyla bu konuda neye inanıp inanamamak şu aşamada size kalmış. Sizce Tutmosis tamamen masum ve tahribat, sadece geri dönüşüm ve sürdürülebilirlik gibi “etik” kaygılardan mı ibaret? Yoksa Tutmosis intikam için 20 yıl beklemiş olabilir mi?! “İntikam soğuk yenen bir yemektir,” diye düşünerek beklemiş olsa dahi bu 20 yıl sürer mi?!  

Not: Jun Yi Wong’un söz konusu çalışmasına ulaşmak için tıklayınız: https://www.cambridge.org/core/journals/antiquity/article/afterlife-of-hatshepsuts-statuary/F22D001E29438008136B6DA04F57C627


22 Şubat 2026 Pazar

Hayalet Tarihi

 Geçen gün 1999 yapımı Mumya filmini 1500. kez izlerken Imhotep’in filmin son sahnelerindeki şu meşhur sözü beni her zaman olduğu gibi yine çok etkiledi: “Ölüm sadece bir başlangıçtır.”

Ölümün sadece bir başlangıç olduğu yönündeki inancın ilk kez ne zaman ortaya çıktığı bilinmese de insanlığın ölüm ve sonrasına yönelik merakının antik çağlardan günümüze süregeldiğini söylemek mümkün. Mısır ve Sümer gibi antik medeniyetlerin ölümden sonraki yaşama dair inanışlarının hayatlarının merkezini oluşturduğunu, onlardan günümüze kalan yazmalardan ve duvar çizimlerinden anlayabiliyoruz. Öte yandan 2019’da yapılan bir anketin günümüz Amerikalılarının %45’inin hayaletlere inandığını ortaya koyması, ölümün sadece bir başlangıç olduğu yönündeki inancının modern dünyada da hâlâ varlığını koruduğunu gösteriyor.

Ölümün sadece bir başlangıç olduğu fikrinin ya da inancının belki de en önemli yansımalarından biri olarak hayalet inanışını gösterebiliriz. Zira hayaletler, antik dönemden günümüze çeşitli anlatılarda sadece hatıralarda kalmak istemeyen ölülerin, intikamcı ruhların veya sevdiklerini özledikleri için dünyaya süzülen ruhların bir tezahürü olarak karşımıza çıkıyor. Yani ölümle birlikte hayaletin intikam, hüzün veya sevgi dolu hikâyesi başlıyor.  Örneğin, intikamcı bir hayaletin hikâyesiyle bir antik Mısır metninde de günümüz modern korku filmlerinde de sıkça karşılaşabiliriz. Dolayısıyla bu yazımda Imhotep’in ağzından 1500. kez duyduğum cümlenin de etkisiyle hayaletlere yönelik inanışın pek değişmese de antik dönemlerden günümüze yolculuğunu kısaca ele almaya çalıştım.

Ölümün bir başlangıç olduğu inanışı, antik dönemlerde ölünün arkasında bıraktığı yakınlarına önemli sorumluluklar yüklerdi. Örneğin, antik Mısır ve Sümerlilere ait anlatılardan anlıyoruz ki ölülerin ruhları ancak yaşayan akrabalarının mezarlarına bıraktıkları adaklarla ve ettikleri dualarla huzur bulabilirdi. Özellikle Sümer metinlerinde tek oğlu olan ölü bir adamın ruhunun acılar içinde ağlarken yedi oğlu olan bir başka ölünün ruhunun, adaklar çocukları tarafından eksiksiz bir şekilde sunulduğu için tanrılarla dost olabildiğinden bahsedilir. Hiç çocuk doğurmamış ölü bir kadının ruhunun akıbetinin şiddetli bir dille tasvir edildiği örnek ise son derece çarpıcıdır: “Bir çömlek gibi fırlatılıp atılır.” Bu örnekte bir çömlek gibi fırlatılıp atılacağından bahsedilen, hiç çocuk doğurmamış ölü bir kadının ruhudur. Bu örnekler, Sümerliler tarafından yalnızlığın sadece yaşarken değil ölümden sonra dahi ölünün yakasını bırakmayan bir lanet olarak görüldüğünü, köklenmenin ise yüceltildiğini gözler önüne serer.

Antik Mısırlılar da tıpkı Sümerliler gibi ölünün ruhuna gereken saygının gösterilmesi gerektiğine inanmışlardır. Sunular, zengin mezar eşyaları ve farklı olarak iyi korunmuş yani mumyalanmış bir beden, ölünün öte dünyada huzur bulmasını sağlayan unsurların başında geliyordu. Ölünün mezarının rahatsız edilmesi veya yağmalanması ise “ölünün gölgesi” olarak adlandırılan hayaletinin intikam almak amacıyla yaşayanların arasına dönmesini beraberinde getirirdi. Hatta ölünün ailesinin cenaze masraflarını kısması dahi hayaletin intikamla dolup yaşayanların arasına dönmesine yol açabilirdi. Bu nedenle yaşayanlar hayaletin hışmına uğramamak için her daim tedirginlik yaşarlar, ölüye olan görevlerini layıkıyla yerine getirmek için çabalarlardı. Antik Mısır dönemine ait bir mektup, ölülerden duyulan bu tedirginliği yansıtır niteliktedir. Ölen karısının hayaletinin ona hastalık getirdiğine inanan Mısırlı bir adam tarafından yazılmış ve ölünün mezarına bırakılmış olan bu mektupta zavallı adamın hayattayken karısı için yaptıklarını ve öldüğünde mezarını onurlandırmak için ne kadar çok çabaladığını yazdığını görüyoruz. Şu cümle ise adamın içinde bulunduğu üzüntüyü ve belki de çaresizliği gösteriyor: “Ben sana hiçbir kötülük yapmadım. Ama sen bana zarar verdin.” 

Antik Mısır'ın ikonografik yargılama sahnesi. Bu sahnede ölen kişinin kalbi hassas bir tartıda tartılıyor. Eğer kalp, tüyden ağır gelirse ölünün yaşarken günahkâr biri olduğuna hükmedilir ve timsah tanrı, ölünün kalbini yutardı. Böylece ölünün ruhu, sonsuza dek yok olurdu.

Antik dönemlerde genellikle intikamcı ve soluk gölgeler olarak tasvir edilen hayalet anlayışı Hıristiyanlığının yükselmesiyle yani 12. yüzyılda yerini “araf” kavramına bıraktı. Antik hayalet anlayışı, insanın ebedi olarak cennete ya da cehenneme yerleştirilmesini planlayan Tanrı inanışı etrafından şekillenen Hıristiyanlık anlayışına pek uygun düşmüyordu. Bu sebeple Hıristiyanlar, hayalet kavramını kendi inançlarına uydurmak için araf kavramını ortaya atarak onu, ruhların cennete gitmeden önce arındıkları ve yakınlarıyla iletişim kurabildikleri yer olarak tanımladı. Dolayısıyla Hıristiyanlıkla birlikte hayalet kavramı, arafla ilişkilendirilmiş oldu. Artık yakınlarıyla iletişime geçen hayaletler, “arafta bekleyen ruhlar” olarak anılmaya başlandı. Arafta bekleyen ruhlar ise spiritualizmin kökenini oluşturdu.

Spiritualizmle ilgili ilk uygulamalar Ortaçağ ve Rönesans dönemine işaret eder. Zira bu dönemde antik çağlara duyulan merak, özellikle Yunan ve Roma’dan alınan eski bilgilere hâkim olan “Rönesans sihirbazlarının” ortaya çıkmasına yol açtı. Bu dönemde I. Elizabeth’in danışmanı da olan John Dee ve Edward Kelley gibi Rönesans sihirbazları, özel bir taş aracılığıyla istedikleri zaman hayaletlerle iletişime geçebileceklerini iddia etmişlerdi. O dönemde halkta hâlâ mevcut olan hayalet inanışı, çeşitli halk geleneklerini beraberinde getirmişti. Örneğin 24 Nisan’ın gece yarısına denk gelen St. Mark Gecesi’nde kilisenin dışında bekleyenlerin, gelecek yıl ölecek olan kişilerin ruhlarından oluşan bir ruh geçidine şahit olacaklarına inanılıyordu.

1600’lü yıllardaki Salem cadı avlarında hayaletler önemli bir rol oynadı. Zira “bir hayalet gördüğünü söylemek”, cadı damgası yemek ve idam edilmek için yeterli bir sebepti. 17. yüzyılın sonlarına doğru halkın birlik olup cadı avına karşı durmaya başlamasıyla cadılık suçlamaları Avrupa ve Amerika’daki mahkemelerce reddedilmeye başlandı. 18. yüzyılda Aydınlanma Çağı ile birlikte bilimin yükselmesi ve dönemin filozoflarının hayalet hikâyelerini çürütme çabalarına rağmen halkın büyük bir çoğunluğunun Hıristiyan olması sebebiyle hayalet yani arafta bekleşen ruhlar inancı hâlâ yaygındı. Bu dönemde gotik edebiyatın yaygınlaşmasıyla da romanlar sayesinde hayalet inanışı ve spiritüalizm, toplumun her kesiminde yaygınlaştı.

Spiritüalizmle ilgili dönüm noktası, 1848 yılında New Yorklu Fox kardeşler olarak bilinen iki kızkardeşin hayaletlerin çıkardığı vurma seslerini duyduklarını iddia etmeleriyle oldu. Arafta bekleşen ruhlarla iletişim kurduklarını iddia eden Fox kardeşler, pek çok ruh çağırma seansı düzenlediler. Kaybettikleri yakınlarının hayaletiyle iletişim kurmak isteyen yaşayanlar tarafından epey rağbet gören bu seanslar, kısa sürede Amerika sınırlarını aştı ve Avrupa’ya yayıldı. Daha sonrasında Fox kardeşler her ne kadar dolandırıcılık yaptıklarını itiraf etmiş olsalar da insanlar bu hayaletlerin ve Fox kardeşler gibi medyumların varlığına inanmaya devam ettiler.  Özellikle Viktorya döneminde evlerde ruh çağırma seansları ve ruh fotoğrafçılığı rutin bir aktivite hâline geldi. 

Kate Fox ve Maggie Fox

20. yüzyılın ilk çeyreğinde hayalet hikâyeleri ve spiritüel uygulamalar azalmaya başlasa da Birinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkileriyle birlikte insanlar yine kaybettikleriyle iletişim kurabilme umuduyla spiritüalizme yöneldiler. Tam da bu dönemde Amerika’da Quija tahtası, başka kıtalarda savaşan askerlerden haber alabilmek için önemli bir araç olarak pazarlanmaya başlandı. Quija tahtası aslında bir oyun olarak tasarlanmış ve ilk kez 1891 yılında “Harika Konuşan Tahta” olarak ve bir masa oyunu formunda halka tanıtılmıştı. Fakat Quija tahtasına yönelik hazırlanan ilk reklamda “bilinenle bilinmeyen, madde ile maneviyat arasında bağlantı kuruyor” şeklindeki betimlemelerle, spiritüalizme selam gönderildiği düşünülebilir. Zira Quija’nın daha sonra medyumların hayaletlerle iletişime geçmek için kullandıkları en yaygın araca dönüştüğü göz önünde bulundurulduğunda, reklamdaki öngörü ortaya çıkıyor.

Quija tahtası. Katılımcılar Quija ile iletişime geçmek için kalp şekline benzer planşete (görseldeki beyaz parça) hafifçe parmaklarını koyarlar, Quija'ya sordukları soruların cevabını, planşetin hareketlerinden çıkarmaya çalışırlar.

 20. yüzyılda hayalet vakalarının bilimsel açıdan incelenmesi için adımlar atıldı. Viktorya döneminde ilk örnekleri görülen ruh fotoğrafçılığı kullanılarak medyumların hayaletlerle temas hâlindeyken ağızlarından çıkan “ektoplazma” görüntüleri elde edildi. Bu görüntüler, spiritüalizme dair en bilindik temsiller hâline geldi. Öte yandan ses kayıt cihazları, “spirit box” denilen ruh kutuları, elektromanyetik ölçüm cihazları (EMF) vb. çeşitli cihazlar da hayaletlerin seslerini yakalamak için kullanılmaya başlandı. Bu sırada ünlü The Conjuring (Korku Seansı) serisine de konu olan Amerikalı Ed ve Lorraine Warren çifti, son derece ses getiren hayalet ve musallat vakalarını gün yüzüne çıkarıyorlardı. Bu vakalardan en bilineni, yine bir Hollywood klasiğine dönüşen Amityville vakasıydı. Warren çifti, bir katilin cinayet işlediği sırada şeytani bir varlığın etkisi altında olduğunu iddia ederek mahkemeye bile çıkmışlardı. Bu iddiaları mahkumun serbest kalması için yeterli olmasa da sahip oldukları ünlerinden hiçbir şey kaybetmemişler, hayalet ve musallat vakalarını çözümlemeye devam etmişlerdi.

Soldaki çift gerçek hayattaki Ed ve Lorraine Warren, sağdaki çift ise filmdeki Ed ve Lorraine Warren karakterleri

Günümüze geldiğimizde hayaletlere olan inanışın hâlâ devam ettiğini söyleyebiliriz. Zaten doğadaki her şeyin bir ruhu olduğuna inanan Türk mitolojisinden yola çıkarsak bu inanışa kültür olarak epey yakınız. Fakat çeşitli ülkelerde yapılan anket sonuçları da (örn. Amerika) hayatında en az bir kez hayalet gördüğünü iddia edenlerin sayısının yüksek olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla hayalet inanışının kültürden bağımsız olarak insana özgü bir eğilim olduğunu düşünmek pek de yanlış olmayabilir. Her ne kadar şüpheciler hayalet görüntüsü olduğu iddia edilen pek çok fotoğrafı ya da görseli çeşitli bilimsel yöntemlerle çürütmeye çalışsalar da antik dönemlerden günümüze dek gelen binlerce yıllık bu inanışı ortadan kaldırmak sanırım çok da kolay değil. Belki sonsuzluk fikri, kalplerimize yerleştirilmiştir. Ya da belki insanlar Imhotep’in de söylediği gibi ölümün sadece bir başlangıç olduğuna inanmak istiyorlar. Ölüm sonrasının belirsizliği, sonlu olma fikrinin getirdiği huzursuzluk ve/veya ölümün getirdiği ayrılığın üzüntüsüyle baş edebilmek için ölümün sadece bir başlangıç olduğuna inanmak, rahatlatıcı görünüyor. İşte bu yüzden insan zihni, benliğin nihai yok oluş ihtimaline karşı binlerce yıldır mücadele ediyor. Tıpkı binlerce yıl önceki Sümer efsanelerindeki önemli bir şahsiyet olan Gılgamış’ın, arkadaşı Enkidu’nun ölümünden sonra yıkılıp insan varoluşunun en temel sorularını düşünmeye başlaması ve sorması gibi: “Ölümden sonra hayat var mı?” 



12 Ekim 2025 Pazar

Fosillerin Hikâyesi: Ammonitler ve Belemnitlerin Savaşı

 Bundan milyonlarca yıl önce, yeryüzünde İkinci Zaman’a denk gelen bir dönemde Ammon ve Belemnon arasında bir savaş yaşandı. Ammon, onu ele geçirenin her şeye gücünün yetebileceği Yüce Bilgi’nin koruyucusuydu. Yüce Bilgi’yi gizlemek, kötü emelleri için Yüce Bilgi’yi kullanmak isteyenlere karşı onu saklamak, Ammon’un en önemli göreviydi. Ammon’un gizlediği Yüce Bilgi, sadece onu hak edenlere aşikâr olurdu. Ve kuşkusuz ki Yüce Bilgi’ye ulaşmak, hiç de kolay değildi.

Ammon’un sakladığı Yüce Bilgi’ye ulaşmak için yüzlerce localı ve birkaç turdan oluşan spiral bir yolu tamamlamak gerekiyordu. Kutsal Spiral olarak isimlendirilen bu yolu oluşturan her bir locada Yüce Bilgi’nin malik namzetlerini ziyadesiyle zorlayan türlü testler bulunuyordu. Her bir namzetin, Ammon tarafından localara saklanan yuvarlak kalkan görünümlü tablet Clypeus’ları bulması, daha sonra ise Clypeus’ların üzerindeki yıldız sembolü Aster’in beş kolunda yazılı olan bilmeceleri çözmesi, cesaret, sabır ve saflık gerektiren görevleri layıkıyla yerine getirmesi bir elzemdi. Aksi takdirde namzet, bir sonraki locaya geçemeden spiral kafalı koni görünümlü Turritus’lara yem olurdu. Zira Yüce Bilgi, sadece cesaret, sabır, saf ruh ve zekâ karşısında aşikâr olacaktı.

Ammon’un localarındaki Clypeus’ların Aster’lerindeki bilmeceleri çözüp görevleri layıkıyla yerine getirebilen namzetler spiral yolun sonunda bir Graptolith’e ulaşıyorlardı. Üzerinde Yüce Bilgi’nin çeşitli sembollerle işlendiği bu Graptolith’ler her bir namzeti, Yüce Bilgi’nin Malik’ine dönüştürecek son anahtardı. Onu bir Malik’e dönüştüren Graptolith’i saklamak ise Malik’in en önemli görevi olurdu.

Belemnon’un Yüce Bilgi’yi ele geçirecek denli yüksek zekâsı ve cesareti vardı. Fakat o, zekâsını ve cesaretini sadece yakıp yıkmak ve sahip olamadıklarını hile, yıkıcılık veya kara büyüyle kısa yoldan ele geçirmek için kullanıyordu. Sabırsız ruhunun ve hırsının kölesi olmuştu. İçinde, sahip olamadıklarını ele geçirmek için büyüyen devasa bir öfke vardı. Öfkesi, tıpkı şiddetli gök gürültüleri ve fırtınalar sırasında gökten düşen yıldırımlar gibi yıkıcıydı.

Belemnon şimdiye kadar istediği her şeyi yakıp yıkarak, kara büyü kullanıp hile yaparak ele geçirebilmişti. Bir şey hariç… O da Ammon’un sakladığı Yüce Bilgi’ydi. Yüce Bilgi’nin Malik’i olabilmek için gerekli olan sabır ve saf ruh ise onda yoktu. Sabırsızlığı ve kötülükle kirlenmiş ruhuyla Ammon’un spiral yollarından geçebilmesi mümkün değildi. Sabırsızlığı ve kötülük dolu ruhuyla Ammon’un localarını geçemez, Turritus’lara kolaylıkla yem olurdu. Bu durum, içindeki öfkeyi daha da büyüttü ve Yüce Bilgi’yi her zaman izlediği yolla ele geçirmek için Ammon’a savaş açtı.

İkinci Zaman’da geçen bu savaş, Belemnon ile Ammon arasında gerçekleşti. Belemnon kara büyü gücünü kullanarak öfkesini gökten düşen yıldırım şeklinde vücutlaştırmış, Ammon’un kutsal spiraline cirit gibi yağıyordu. Belemnon’un Belemnit ismini verdiği bu öfke ciritleri Ammon’un kutsal spiralindeki locaları yakıp yıkmak için harekete geçmişti. Kısa süre içinde Belemnit yağmuruna tutulan localarını ve Yüce Bilgi’yi korumak için Ammon’un bir an önce harekete geçmesi gerekiyordu. Tam da bu noktada Ammon, Belemnitlere karşı Ammonitleri kullanmaya karar verdi. Her bir Ammonit, Yüce Bilgi’nin bir parçasını taşıyan ve Ammon’un kutsal spiralinin bir yansıması olan yüce varlıklardı. Belemnon’un öfkeyle yoğrulmuş Belemnitlerinin Ammon’un saflık, bilgelik, cesaret ve sabır mayasıyla yoğrulmuş Ammonitleri karşısında pek bir şansı yoktu. Ammonitler kısa süre içinde Belemnitlere üstün geldiler. Belemnitler ve Ammonitler, yani Belemnon ve Ammon arasındaki bu savaş, Ammon’un zaferiyle sonuçlandı.

Yüce Bilgi, Ammon’un kutsal spiralinde, Ammonitler ve Graptolithlerin taşıyıcıları Malikler tarafından milyonlarca yıl boyunca korundu. Belemnon zaman zaman Belemnitleriyle Kutsal Spiral'e saldırsa da bu girişimler her defasında sonuçsuz kaldı. Yani saflık, her zaman kötülüğe üstün geldi…

…………….

Yukarıdaki mitopya türünde yazdığım hikâye, fosillerle ilgili okuduğum bir kitapta Ammonit, Belemnit, Clypeaster, Turritella ve Graptolith isimli omurgasız fosilleriyle ilgili bölümü okuduğumda ve bu fosillerin şekillerini gördüğümde zihnimde canlananlardı. Coğrafi oluşumlar ve fosilleri mitopya türünde hikâyeleştirerek aktarmayı seviyorum. İlk mitopya denememe ulaşmak ve mitopyanın ne olduğunu öğrenmek için bu yazımı okuyabilirsiniz. Öte yandan az önce ismini gördüğünüz fosillerle ilgili kısa bilgi vermem, yukarıdaki mitopyanın daha çok anlam kazanmasını sağlayacağından gerekli:

Ammonit, ismini “gizli/saklı/gizlenmiş” anlamına gelen Grek dilinden bir kelime olan Ammon’dan alıyor. Ammon ya da Amon adını, antik Mısır’ın baş tanrısı olarak duymuş olmanız mümkün. Zira tanrı Amun’un da ismi, “gizli olan”, “saklanmış”, “görünenin ötesindeki” gibi anlamlara geliyor. Tıpkı bir deniz yumuşakçası ve kafadanbacaklısı olup jeolojik dönemin İkinci Zaman’ı olan Mesozoyik dönemin sonunda yok olmuş Ammonit’lerin sanki bir şeyleri saklamak için kıvrılmış spiral turlardan oluşan kavkısı gibi.

Ammonit görseli

Belemnitler de Ammonitler gibi İkinci Zaman’ın yani Mesozoyik dönemin sonunda yok olmuş bir deniz yumuşakçası fosilidir. Kafadanbacaklı sınıfına giren Belemnitler iyi gelişmiş bir iç iskelete (rostrum) sahiptir. Bu iç iskeletin şeklinin tıpkı bir cirite veya oka benzemesi sebebiyle bu fosil ismini, Grek dilinde cirit anlamına gelen Belemnon’dan almıştır. Hatta jeoloji biliminin henüz gelişmediği dönemlerde bu fosilleri bulan insanların, fosillere anlam verebilmek için onların, öfkeli tanrılar tarafından gökyüzünden yeryüzüne fırlatılan oklar olduğuna inandıkları yönünde hikâyeler mevcuttur.

Belemnit görseli

Clypeaster, derisi dikenlilerden bir deniz kestanesi fosilidir. İsmini yine şeklinden alan bu fosilin kabuğu konik şeklinde olup üzerinde beş kollu yaprak görünümünde bir yıldız şekli bulunur. İsmi Latince Clypeus (yuvarlak kalkan) ve Aster (yıldız) kelimelerinin birleşmesinden oluşur.

Clypeaster görseli

Turritella, halk arasında deniz minaresi olarak bilinen, karındanbacaklı bir deniz yumuşakçası fosili türüdür. Spiral şeklinde kıvrılmış ve tur sayısı fazla olan uzun kabuklu bir fosildir. Turritela fosili de ismini şeklinden almış bir fosil olup ismi, Latince kule anlamına gelen Turritus kelimesine küçültme eki olan “-ella” nın eklenmesiyle oluşmuştur. Özellikle jeolojik devrin Üçüncü Zaman’ı olan Senozoyik dönemde (günümüzden 65 milyon yıl öncesi) sayıca çoğalmış bir fosil türüdür.

Turritella görseli

Graptolith ise “Yazılı Taşlar” olarak isimlendirilen bir fosil sınıfının genel adıdır. Koloniyal olarak yaşayan küçük poliplerin bir araya gelip oluşturdukları yığınlar, çizgi, şerit, yaprak, tırtık gibi şekiller hâlinde taşların üzerinde yazı misali görüntü bırakırlar. Bu özellikleri sebebiyle bu fosil sınıfı ismini, Latince yazı anlamına gelen Graphy ve taş/kaya anlamına gelen Litho’nun birleşmesinden alır. Jeolojik devirlerden Birinci Zaman’ı ifade eden Paleozoyik dönemde (günümüzden yaklaşık 450 milyon yıl önce) yaşamışlardır.

Graptolith görseli

Artık mitopyama ilham olan fosilleri, isimlerini ve şekillerini bildiğinize göre hikâyemi bir de bu gözle okumanızı tavsiye ederim. Belki de fosil kitaplarında, takip ettiğim fosil sayfalarında, yaşadığım şehrin sahillerinde, müzesinde ve çalıştığım üniversitenin paleontoloji laboratuvarında gördüğüm veya gördüğünüz Ammonit, Belemnit, Clypeaster, Turritella ve Graptolith fosilleri tıpkı böyle bir hikâyenin ardında kalan, iyinin ve kötünün savaşının şahitleridir. Kim bilir...