Geçen gün 1999 yapımı Mumya filmini 1500. kez izlerken Imhotep’in filmin son sahnelerindeki şu meşhur sözü beni her zaman olduğu gibi yine çok etkiledi: “Ölüm sadece bir başlangıçtır.”
Ölümün sadece bir başlangıç olduğu yönündeki inancın ilk kez ne zaman ortaya
çıktığı bilinmese de insanlığın ölüm ve sonrasına yönelik merakının antik
çağlardan günümüze süregeldiğini söylemek mümkün. Mısır ve Sümer gibi antik
medeniyetlerin ölümden sonraki yaşama dair inanışlarının hayatlarının merkezini
oluşturduğunu, onlardan günümüze kalan yazmalardan ve duvar çizimlerinden
anlayabiliyoruz. Öte yandan 2019’da yapılan bir anketin günümüz
Amerikalılarının %45’inin hayaletlere inandığını ortaya koyması, ölümün sadece
bir başlangıç olduğu yönündeki inancının modern dünyada da hâlâ varlığını
koruduğunu gösteriyor.
Ölümün sadece bir başlangıç olduğu fikrinin ya da inancının belki de en
önemli yansımalarından biri olarak hayalet inanışını gösterebiliriz. Zira hayaletler,
antik dönemden günümüze çeşitli anlatılarda sadece hatıralarda kalmak istemeyen
ölülerin, intikamcı ruhların veya sevdiklerini özledikleri için dünyaya süzülen
ruhların bir tezahürü olarak karşımıza çıkıyor. Yani ölümle birlikte hayaletin intikam,
hüzün veya sevgi dolu hikâyesi başlıyor. Örneğin, intikamcı bir hayaletin hikâyesiyle
bir antik Mısır metninde de günümüz modern korku filmlerinde de sıkça karşılaşabiliriz.
Dolayısıyla bu yazımda Imhotep’in ağzından 1500. kez duyduğum cümlenin de etkisiyle
hayaletlere yönelik inanışın pek değişmese de antik dönemlerden günümüze yolculuğunu
kısaca ele almaya çalıştım.
Ölümün bir başlangıç olduğu inanışı, antik dönemlerde ölünün arkasında
bıraktığı yakınlarına önemli sorumluluklar yüklerdi. Örneğin, antik Mısır ve
Sümerlilere ait anlatılardan anlıyoruz ki ölülerin ruhları ancak yaşayan
akrabalarının mezarlarına bıraktıkları adaklarla ve ettikleri dualarla huzur
bulabilirdi. Özellikle Sümer metinlerinde tek oğlu olan ölü bir adamın ruhunun
acılar içinde ağlarken yedi oğlu olan bir başka ölünün ruhunun, adaklar çocukları
tarafından eksiksiz bir şekilde sunulduğu için tanrılarla dost olabildiğinden
bahsedilir. Hiç çocuk doğurmamış ölü bir kadının ruhunun akıbetinin şiddetli
bir dille tasvir edildiği örnek ise son derece çarpıcıdır: “Bir çömlek gibi fırlatılıp
atılır.” Bu örnekte bir çömlek gibi fırlatılıp atılacağından bahsedilen, hiç
çocuk doğurmamış ölü bir kadının ruhudur. Bu örnekler, Sümerliler tarafından
yalnızlığın sadece yaşarken değil ölümden sonra dahi ölünün yakasını bırakmayan
bir lanet olarak görüldüğünü, köklenmenin ise yüceltildiğini gözler önüne
serer.
Antik Mısırlılar da tıpkı Sümerliler gibi ölünün ruhuna gereken saygının
gösterilmesi gerektiğine inanmışlardır. Sunular, zengin mezar eşyaları ve
farklı olarak iyi korunmuş yani mumyalanmış bir beden, ölünün öte dünyada huzur
bulmasını sağlayan unsurların başında geliyordu. Ölünün mezarının rahatsız
edilmesi veya yağmalanması ise “ölünün gölgesi” olarak adlandırılan hayaletinin
intikam almak amacıyla yaşayanların arasına dönmesini beraberinde getirirdi. Hatta
ölünün ailesinin cenaze masraflarını kısması dahi hayaletin intikamla dolup
yaşayanların arasına dönmesine yol açabilirdi. Bu nedenle yaşayanlar hayaletin
hışmına uğramamak için her daim tedirginlik yaşarlar, ölüye olan görevlerini
layıkıyla yerine getirmek için çabalarlardı. Antik Mısır dönemine ait bir
mektup, ölülerden duyulan bu tedirginliği yansıtır niteliktedir. Ölen karısının
hayaletinin ona hastalık getirdiğine inanan Mısırlı bir adam tarafından
yazılmış ve ölünün mezarına bırakılmış olan bu mektupta zavallı adamın
hayattayken karısı için yaptıklarını ve öldüğünde mezarını onurlandırmak için ne
kadar çok çabaladığını yazdığını görüyoruz. Şu cümle ise adamın içinde
bulunduğu üzüntüyü ve belki de çaresizliği gösteriyor: “Ben sana hiçbir kötülük
yapmadım. Ama sen bana zarar verdin.”
Antik dönemlerde genellikle intikamcı ve soluk gölgeler olarak tasvir
edilen hayalet anlayışı Hıristiyanlığının yükselmesiyle yani 12. yüzyılda
yerini “araf” kavramına bıraktı. Antik hayalet anlayışı, insanın ebedi olarak
cennete ya da cehenneme yerleştirilmesini planlayan Tanrı inanışı etrafından
şekillenen Hıristiyanlık anlayışına pek uygun düşmüyordu. Bu sebeple
Hıristiyanlar, hayalet kavramını kendi inançlarına uydurmak için araf kavramını
ortaya atarak onu, ruhların cennete gitmeden önce arındıkları ve yakınlarıyla
iletişim kurabildikleri yer olarak tanımladı. Dolayısıyla Hıristiyanlıkla
birlikte hayalet kavramı, arafla ilişkilendirilmiş oldu. Artık yakınlarıyla
iletişime geçen hayaletler, “arafta bekleyen ruhlar” olarak anılmaya başlandı. Arafta
bekleyen ruhlar ise spiritualizmin kökenini oluşturdu.
Spiritualizmle ilgili ilk uygulamalar Ortaçağ ve Rönesans dönemine işaret
eder. Zira bu dönemde antik çağlara duyulan merak, özellikle Yunan ve Roma’dan
alınan eski bilgilere hâkim olan “Rönesans sihirbazlarının” ortaya çıkmasına
yol açtı. Bu dönemde I. Elizabeth’in danışmanı da olan John Dee ve Edward
Kelley gibi Rönesans sihirbazları, özel bir taş aracılığıyla istedikleri zaman
hayaletlerle iletişime geçebileceklerini iddia etmişlerdi. O dönemde halkta
hâlâ mevcut olan hayalet inanışı, çeşitli halk geleneklerini beraberinde getirmişti.
Örneğin 24 Nisan’ın gece yarısına denk gelen St. Mark Gecesi’nde kilisenin
dışında bekleyenlerin, gelecek yıl ölecek olan kişilerin ruhlarından oluşan bir
ruh geçidine şahit olacaklarına inanılıyordu.
1600’lü yıllardaki Salem cadı avlarında hayaletler önemli bir rol oynadı.
Zira “bir hayalet gördüğünü söylemek”, cadı damgası yemek ve idam edilmek için
yeterli bir sebepti. 17. yüzyılın sonlarına doğru halkın birlik olup cadı avına
karşı durmaya başlamasıyla cadılık suçlamaları Avrupa ve Amerika’daki
mahkemelerce reddedilmeye başlandı. 18. yüzyılda Aydınlanma Çağı ile birlikte
bilimin yükselmesi ve dönemin filozoflarının hayalet hikâyelerini çürütme çabalarına
rağmen halkın büyük bir çoğunluğunun Hıristiyan olması sebebiyle hayalet yani
arafta bekleşen ruhlar inancı hâlâ yaygındı. Bu dönemde gotik edebiyatın
yaygınlaşmasıyla da romanlar sayesinde hayalet inanışı ve spiritüalizm,
toplumun her kesiminde yaygınlaştı.
Spiritüalizmle ilgili dönüm noktası, 1848 yılında New Yorklu Fox kardeşler
olarak bilinen iki kızkardeşin hayaletlerin çıkardığı vurma seslerini duyduklarını
iddia etmeleriyle oldu. Arafta bekleşen ruhlarla iletişim kurduklarını iddia
eden Fox kardeşler, pek çok ruh çağırma seansı düzenlediler. Kaybettikleri yakınlarının
hayaletiyle iletişim kurmak isteyen yaşayanlar tarafından epey rağbet gören bu
seanslar, kısa sürede Amerika sınırlarını aştı ve Avrupa’ya yayıldı. Daha
sonrasında Fox kardeşler her ne kadar dolandırıcılık yaptıklarını itiraf etmiş
olsalar da insanlar bu hayaletlerin ve Fox kardeşler gibi medyumların varlığına
inanmaya devam ettiler. Özellikle
Viktorya döneminde evlerde ruh çağırma seansları ve ruh fotoğrafçılığı rutin
bir aktivite hâline geldi.
![]() |
| Kate Fox ve Maggie Fox |
20. yüzyılın ilk çeyreğinde hayalet hikâyeleri ve spiritüel uygulamalar azalmaya başlasa da Birinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkileriyle birlikte insanlar yine kaybettikleriyle iletişim kurabilme umuduyla spiritüalizme yöneldiler. Tam da bu dönemde Amerika’da Quija tahtası, başka kıtalarda savaşan askerlerden haber alabilmek için önemli bir araç olarak pazarlanmaya başlandı. Quija tahtası aslında bir oyun olarak tasarlanmış ve ilk kez 1891 yılında “Harika Konuşan Tahta” olarak ve bir masa oyunu formunda halka tanıtılmıştı. Fakat Quija tahtasına yönelik hazırlanan ilk reklamda “bilinenle bilinmeyen, madde ile maneviyat arasında bağlantı kuruyor” şeklindeki betimlemelerle, spiritüalizme selam gönderildiği düşünülebilir. Zira Quija’nın daha sonra medyumların hayaletlerle iletişime geçmek için kullandıkları en yaygın araca dönüştüğü göz önünde bulundurulduğunda, reklamdaki öngörü ortaya çıkıyor.
![]() |
| Soldaki çift gerçek hayattaki Ed ve Lorraine Warren, sağdaki çift ise filmdeki Ed ve Lorraine Warren karakterleri |
Günümüze geldiğimizde hayaletlere olan inanışın hâlâ devam ettiğini
söyleyebiliriz. Zaten doğadaki her şeyin bir ruhu olduğuna inanan Türk
mitolojisinden yola çıkarsak bu inanışa kültür olarak epey yakınız. Fakat
çeşitli ülkelerde yapılan anket sonuçları da (örn. Amerika) hayatında en az bir
kez hayalet gördüğünü iddia edenlerin sayısının yüksek olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla
hayalet inanışının kültürden bağımsız olarak insana özgü bir eğilim olduğunu
düşünmek pek de yanlış olmayabilir. Her ne kadar şüpheciler hayalet görüntüsü
olduğu iddia edilen pek çok fotoğrafı ya da görseli çeşitli bilimsel
yöntemlerle çürütmeye çalışsalar da antik dönemlerden günümüze dek gelen
binlerce yıllık bu inanışı ortadan kaldırmak sanırım çok da kolay değil. Belki sonsuzluk
fikri, kalplerimize yerleştirilmiştir. Ya da belki insanlar Imhotep’in de
söylediği gibi ölümün sadece bir başlangıç olduğuna inanmak istiyorlar. Ölüm sonrasının
belirsizliği, sonlu olma fikrinin getirdiği huzursuzluk ve/veya ölümün
getirdiği ayrılığın üzüntüsüyle baş edebilmek için ölümün sadece bir başlangıç
olduğuna inanmak, rahatlatıcı görünüyor. İşte bu yüzden insan zihni, benliğin
nihai yok oluş ihtimaline karşı binlerce yıldır mücadele ediyor. Tıpkı binlerce
yıl önceki Sümer efsanelerindeki önemli bir şahsiyet olan Gılgamış’ın, arkadaşı
Enkidu’nun ölümünden sonra yıkılıp insan varoluşunun en temel sorularını
düşünmeye başlaması ve sorması gibi: “Ölümden sonra hayat var mı?”



