20 Temmuz 2018 Cuma

Dev Granit Lahit, Lanetler, Mucizeler, Fernweh (!) ve Daha Bir Sürü Şey


Mısır’daki İskenderiye kentinde yaklaşık 10 gün önce inşaat çalışmaları sırasında bulunan dev granit lahit, pek çok iddia ve teoriyi de beraberinde getirdi; çünkü bu lahit gömüldüğünden beri hiç açılmamıştı, bunu 2000 yıldır bozulmadan duran mührü göstermekteydi. Ayrıca bu dev granit lahit, şimdiye kadar Mısır kazılarında ortaya çıkarılan lahitlerden çok farklıydı. Ne de olsa 30 tonluk bir granitti. Keşiften sonra bu 30 tonluk dev granitin nasıl açılacağının dışında, içinde ne olacağı konusunda da pek çok iddia ortaya atıldı.
Dev granit lahdin bulunduğu alan

Bulunan granit lahit
Bilindiği üzere 1922 yılında keşfedilen Tutankhamon’un mezarı ve lahdi beraberinde pek çok ölüm getirmişti. Her ne kadar sonrasında yapılan incelemeler bu ölümlerin mumya tozundan kaynaklandığını ortaya koymuş olsa da bana göre Lord Carnarvon’un ölümü çok trajik ve bir o kadar da gizemliydi (konuyla ilgili detaylı bilgi için "Tutankamon'un Laneti" başlıklı yazıma bakabilirsiniz). Hal böyle olunca ve tabi ki biraz da Hollywood’un etkisiyle olacak, lanetli lahit söylentileri bu dev granit lahit için de aldı başını gitti. 

Mühür deyince aklıma geldi. Yukarıda görmüş olduğunuz, Tutankamon'un mezarını koruyan mühür. Çok etkileyici değil mi!
Lahdin Büyük İskender’e ait olabileceğini düşünenler bir yana (çünkü bulunduğu yerin yakınlarında su mermerinden yapılmış bir büst bulunmuştu ve bence Büyük İskender’i andırıyor=)), açılmasıyla dünyaya lanet getireceğini söyleyenler bir yana derken (bknz: Mumya (The Mummy) filminde Imhotep’in Ölüler Kitabı’ndaki büyülü sözler söylenerek hayata dönmesiyle gelen 7 lanet gibi) dev granit lahit geçtiğimiz günlerde açıldı. 

Bahsi geçen su mermerinden yapılmış büst.  Bence Büyük İskender'e  benziyor; ama değil sanki, bilemedim...
Lahdin içinde ne bir mumya, ne de değerli eşyalar vardı. Aksine lahit, yarısına kadar lağım suyuyla doluydu ve içinde 3 adet iskelet vardı. Şimdi kafamdaki deli sorular kısmına geçelim:

1) 2000 yıldır açılmamış olan, etrafındaki harç tabakası hiç bozulmamış ve mührü de kırılmamış olan bu granit lahdin içine lağım suyu nasıl girmiş olabilir?
Lağım suyu içindeki 3 iskelet
 2) Lahdin içindeki iskeletler madem mumyalanmayacaktı, o zaman bu dev granit lahdin içine neden koyuldular? Hem de üçü birden? İsraf değil mi!!=) (Normal şartlar altında bu durum Antik Mısır adetlerine bir hayli ters, mumyalanmayacak olan bedenler-ki bunlar genelde varlıklı olmayan kesim olur-çöl kumlarına gömülür ve burada doğal bir şekilde mumyalanır-“o zaman masrafa ne gerek var ki?” dediğinizi duyar gibi oldum; ama Antik Mısır inanışına göre değerli eşyalarla ve mumyalanmış bir şekilde gömülürsen ölümden sonraki hayatın da zenginlik içinde geçer ve sıkıntı yaşamazsın, ne de olsa her şeyin bir anlamı, bir usulü var=D).

3) Aman Allahımm! Aklıma Hom-Dai laneti geliyor. Yine Mumya filmlerini izleyenler bilir (Imhotep’in başına gelenler), Hom-Dai cezası, çok büyük ve affı mümkün olmayan suç işlemiş olanların içi “scarabeus”larla (nam-ı diğer bok böceği, bizim karafatmalara benzerler, ama Mısır sembolizminde anlamı büyük, o yüzden böcek deyip geçmeyiniz) dolu mezara kanlı canlı koyularak gömülmesidir. Bulunan dev granit lahitten de sadece iskeletler çıkınca aklıma Hom-Dai gelmedi değil hani. Ama  lahitte bulunan scarabeus kalıntılarına dair bir şey görmedim/okumadım henüz. O yüzden bu ihtimali şimdilik rafa kaldırıp sizlere tarihte yaşanmış olan ve Antik Mısır lanetlerine bağlanan birkaç örnek hikaye vermek isterim .
Hom-Dai cezasına çarptırılmış İmhotep, Mumya filminden bir sahne
 Titanik’i Mumya mı Batırdı?
Aslında bu hikayede gerçek bir mumya yok. Sadece kimliği belirsiz bir kadının boyalı bir mumya tabutu var. Bu mumya tabutu olayın öncesinde Londra’daki British Museum’da sergilenirken bir fotoğrafçı bu tabutun fotoğrafını çeker. Sonrasında büyük bir dehşet yaşar, çünkü fotoğrafı çekerken bir kadının hayaletinin ortaya çıktığını görmüştür. Olaydan sonra bir gün müze bekçisi de garip bir şekilde ölür. Hal böyle olunca müze bu mumya tabutunun lanetli olduğuna kanaat getirir ve mümkün olduğunca hızlı bir şekilde bu tabutu elden çıkarmak ister. Sonrasında müze bu tabutu Amerikalı bir arkeologa satar. Bu arkeolog bilin bakalım bu tabutu Amerika’ya neyle götürecektir? Tabi ki Titanik’le. Bu sebeple bazıları Titanik’in batmasını bu “lanetli” tabuta bağlar. (Not: Aslında lanetli olduğu söylenen bu tabut hiçbir zaman British Museum dışına çıkmamıştır=) ).

Titanik'i batırdığı iddia edilen, ama olay sırasındayken British Museum'da olduğu söylenen mumya tabutu=)

Yer altı ve Ölüler Tanrısı Osiris’in Laneti mi?
1971 yılında Sakkara’daki kazılar sırasında Ejiptolojist Emery, Osiris’in küçük bir heykelini bulur. Sonrasında o ve asistanı, köy yakınlarında kaldıkları yere dönerler. Emery dinlenmek için odasına çekilir. Kısa bir süre sonra asistani Emery’nin çığlıklarını duyar. Hemen yanına koşar; fakat Emery bir tür travma geçirmektedir. Emery’nin sağ tarafına felç inmiştir ve bir gün sonra da ölür. 
Osiris heykeli örneği
 Mumya’nın Mucizesi (Her zaman lanet getirecek değil ya=))
Genç adam bir gün Kahire’deki Mısır Müzesi’ni ziyaret eder. Ee, ne var bunda? Ejiptolojist Zahi Hawass’a göre bu genç adam çok hastaymış; taa ki müzedeki Kral 1. Ahmose’un mumyasına bakana kadar. O olaydan sonra genç adam hızla iyileşmeye başlamış. Yani mumyamız bu sefer lanet değil mucize getirmiş. 

Genç adamı iyileştirdiği düşünülen Kral Ahmose'un mumyası

Bu hikayeler bir yana dursun, geçenlerde hala Antik Mısır’a (çünkü ben onu Antik haliyle seviyorum=D) gidemeyişime, piramitleri dünya gözüyle göremeyişime, müzelerde sabahlayamayışıma söylenirken, hayatımda hiç gitmediğim bir yeri-yani Antik Mısır’ı- ne kadar özlediğimi fark edip şaşırdım. Kendi kendime sordum: “İnsan hiç gitmediği bir yeri özleyebilir mi?!”. Cevabı kısa bir süre sonra buldum: Fernweh Sendromu!

Fernweh, Almanca kökenli bir kelime olup “insanın daha önce gidip görmediği bir yere duyduğu özlem” anlamına geliyormuş. Pek çok kelimeyle bile anlatılması zor olay bu duygu durumunu tek bir kelimeyle anlatabilmek çok güzel. Böyle kelimeleri severim.  Demek ki böyle durumlar olabiliyormuş, delirmiyormuşum=)
Antik Mısır'ı düşlüyorum gözlerim kapalı! İşte bunlar hep Fernweh=D
 Bu da benden bonus kelimesi olsun: “Alexithymia”, Yunanca kökenli bir kelime olup “duyguların kelimelerle açıklanamaması durumu” anlamına geliyormuş.

O zaman şöyle bitirelim: Alexithymiatic fernweh’teyim=D

30 Haziran 2015 Salı

Toplumsal Cinsiyet Serisi Bölüm 1: Tarihteki İlk Feminist, Lilith



Bu yazı dizisini, son dönemlerde oldukça tartışılan “toplumsal cinsiyet” konusuna adıyorum. Toplumsal cinsiyetin ne olduğu, nerelerde karşımıza çıktığı, ne gibi dezavantajlara ve kimi zaman avantajlara (!) dönüşebileceği ve bu kavramla ilgili türetilmiş ve türetilmeye devam eden (çünkü sosyal bilimciler kelime türetmeyi sever, türetilen kelimelerin hepsi aynı anlama gelse de) her türlü post-modern kavramı, bu konuya ilgi duyanlarla paylaşmayı planlıyorum.




Bu noktadan hareketle çıkmış olduğum bu yolda, kafamdaki algı kadınların hep ezilen taraf, seyirlik bir nesne, pasif, eksik/tamamlanmamış erkek (Aristo’ya selam), edilgen bir varlık olduğu yönündeydi. “Kadın” kelimesini kullanmanın ayıp karşılandığı ve bu ayıbı örtmek için kadınlara “bayan” dendiği yüksek seviye seksist (cinsiyetçi) bir toplumda olduğumdan olsa gerek, bu fikirler etrafımda dönüp duruyordu. Bu cinsiyetçiliğe başkaldırı olarak ortaya çıkan ve aslında çok yaygın bilinen bir yanlışın aksine iki cins arasındaki eşitliği savunan feminizm ideolojisine biraz da selam çakarak ilk bölümü, ilgi duyan okuyucuların yorumlarına sunuyorum.
İnsanlığın ne zaman ve nasıl ortaya çıktığı, ilahi dinlere göre farklı şekilde yorumlanmaktadır, bu yazıda Yahudiliğe vurgu yaparak Lilith’i, yani tarihteki ilk feministi anlatmaya çalışacağım.




Her ne kadar biz insanlığın öyküsünün Adem ve onun kaburga kemiklerinden yaratılan Havva ile başladığını düşünüyor olsak da Yahudi inanışına göre Adem’in ilk karısı Havva değil, Lilith’tir. Bu inanışa göre Lilith, Havva gibi Adem’in kaburga kemiklerinden değil, Adem ile aynı zamanda ve aynı anda yaratılmıştır. Bu sebeple Adem’e eşit olduğunu düşünür (daha o dönemde seksist anlaşmazlıkların olduğunu görüyoruz) ve Adem’e itaat etmeyi reddeder. Bu sebeple Adem ile aralarındaki anlaşmazlık bir hayli büyür ve en sonunda Lilith Tanrı’nın söylenmemesi gereken ismini anarak, ki bu isim cennetten çıkış için tek paroladır, cennetten kovulur (tıpkı özü ateş olan İblis’in, özü toprak olan insanlardan daha üstün olduğunu iddia edip ona itaat etmeyi reddetmesi ve bu sebeple lanetlenip kovulması gibi). cennetten kovulunca yeryüzünde bir mağaraya sığınan Lilith, burada cinlerin kralı ya da şeytanın ta kendisi Samael ile ilişkiye girip cin çocuklar doğurur. Üstelik bunu, günde 100 adet gibi yüksek bir oranda yapar. İnanışa göre de, dünyada kötülüklerin bu denli yaygınlaşmasının sebebi budur.





Cennette yalnız kalan Adem, Tanrı’dan Lilith’in geri dönmesini ister. Tanrı, Sanvai, Sansanvai ve Semangelof isimli üç meleği geri çağırmak üzere Lilith’e gönderir. Meleklere, dönmediği takdirde Lilith’in her gün yüz çocuğunun öldürmelerini emreder. Lilith geri dönmeyi kabul etmez, bu sebeple çocukları öldürülür. Lilith, duyduğu acıyla bundan sonra, bütün hamile ve doğum yapmış kadınların, bebeklerin baş düşmanı olmaya yemin eder (übn-ü sübyan gibi). Erkek çocukların doğduktan sonra ilk sekiz gün, kız çocukların ise ilk yirmi gün içinde canını alacaktır. Sadece yakınlarında bu üç meleğin ismi ya da şekli bulunanlara dokunulmayacaktır. Lilith artık kötüler tarafına geçmiştir.


Adem üzgündür ve yalnızdır. Bunun üzerine Tanrı Âdem’in kaburga kemiğinden Havva’yı yaratır. Bu yeni kadın, Âdem’den bir parça olduğu için, ona karşı çıkmayacaktır (Aristo’yu doğrularcasına: Kadın tamamlanmamış erkek, eksik bir varlıktır). Fakat Havva cennetteki yasak meyveyi yeme konusunda kandırılan ilk taraf olmuştur ve Adem’i de bu yasak meyveyi yemesi konusunda ikna edip her ikisinin de cennetten kovulmalarına sebep olmuştur. 





Kadının Adem’in kaburga kemiğinden yaratıldığı düşüncesi, kadınların asırlardır erkeğe karşı yetersiz, güçsüz ve etkisiz bir şekilde konumlandırılmasına sebep olmuştur. Ve yine Adem, Havva tarafından kandırıldığı ve cennetten kovulmasına Havva sebep olduğu için kadın, “günah keçisi”, “baştan çıkarıcı” , “akıl çelici” olarak görülmüş ve görülmeye de devam etmektedir. 



Dönelim Lilith’in günümüzle bağlantısına. Lilith’in eşitlikçiliği savunup (buraya dikkat: üstünlük değil, eşitlikçilik) Adem’e boyun eğmemiş olması, Lilith’i feminizm ideolojisinin simgesi yapmıştır. Havva ideal, yani olması gereken kadındır, çünkü erkeğine her daim itaat eder ve edilgendir ve fakat “ideal” kavramının tanımı, tıpkı yaratılan çoğu gerçeklik gibi, erkek baskın popüler kültür belirleyicileri tarafından yapıldığından, eşitlikçiliği savunan kadınların Havva gibi olmak istememesi gayet beklenebilir bir sonuçtur. Bu sebeple kendilerine Lilith’i ideolojik sembol olarak benimseyen feminist kadınların çoğu, tepkilerini dile getirmek için çocuklarına Lilith adını vermiştir. Kadınlar artık Havva'nın değil, Lilith'in takipçisidir ve cinsiyet eşitsizliğine başkaldırıda Lilith, her ne kadar haklı sebeple başkaldırmış olup sonrasında kötü tarafa geçmiş olsa dahi, bu durum Lilith'i feminizm ideolojisinin sembolü yapmada bir engel oluşturmamıştır.

9 Ocak 2015 Cuma

İnsan Irkının Kökenleri, Sürüngenimsi Irk ve Kutsal Semboller-Bölüm I



Bu yazı içerisinde, dünyayı kontrol eden kardeşlik örgütlerinden tutun da bu örgütlerin dünya dışı varlıklarla olan ilişkisini, üstün ırk olarak nitelendirilen Aryanları ve bu ırkın sürüngenimsi varlıklarla (Reptilians) olan ilişkilerini,  Hz. İbrahim’in Firavun Akhenaton, Hz. Musa’nın ise General Moşe isminde bir Mısırlı olabilme ihtimalini ve bu bahsettiklerimin Türkiye ile olan bağlantısını bulabileceksiniz. Baştan söylemem gerekir ki bu konulara ilgisi olmayanlar şu anda bu yazıyı okumaktan vazgeçsinler; zira burada anlatılanlardan hiçbir şey anlamayacak ve yazılanları vakit kaybı olarak değerlendirebileceklerdir, ki bana göre bu yazılar “vakit kaybı” olarak nitelendirilmeyi KESİNLİKLE hak etmemektedir.
Hepimiz duymuşuzdur “Mason”, “İlluminati”, ve/veya bu örgütlerin insanın bilinçaltına olan alakalarını (subliminal mesaj vb. gibi) ve zihin kontrollerini. Peki bu örgütlerin kökeni nereye/kimleri dayanıyor? Bu örgütler ilk ne zaman ortaya çıktı? Başında kim/ler vardı? Bu örgütlerin asıl amaçları nedir? Bu örgütlere 5N1K olarak yaklaşıldığında ortaya çıkan bilgiler ise aslında tüm insanlığı ilgilendiren cinsten…

Yapılan araştırmalar, dünyayı kontrol eden kardeşlik örgütlerinin temelinin, Babil’in Aryan rahiplerine kadar uzandığını ortaya çıkarmıştır. Aryan ırkı hakkında günümüzde yapılmış olan pek çok çalışma mevcuttur. Aslında popüler kültürde Aryan ismi, Nazilerin ırkçı politikaları sonucunda ulaşmak istedikleri üstün ırk, ya da Alman filozof Nietzsche’nin tabiriyle üstinsan olarak nitelendirilen ırkın ismi olarak geçmektedir. Naziler Aryanları üstün ırk, diğer bir deyişle en saf ırk olarak nitelemekte ve bu ırkın kayıp kıta Atlantis’in en saf ırkı olduğuna inanmaktalar. Ayrıca Naziler, İskandinavların (günümüz Alman vatandaşları) diğer tüm ırklardan üstün en saf ırk olduğunu düşünmekte ve Aryan olduklarını kanıtlamaya çalışmaktadır. İskandinavcılık (Ost) olarak da isimlendirilen, Nazilerin bu genel planına göre Slav ırkı Doğu-Merkez Avrupa’dan kovulmak üzere çıkarılmalı ve öldürülmelidir. İşte bu planlarını gerçekleştirmek için Naziler Polonyalıları, Yahudileri ve Romanların büyük çoğunluğunu, Aryan ırkına tehlike oluşturduğu gerekçesiyle öldürmüştür; çünkü onlara göre Aryan ırkına mensup olduklarını düşündükleri İskandinav ırkı en saf ırk olarak kalmalı ve diğer ırklarla karışmamalıdır. Adolf Hitler’in de bu düşünce ve plan çerçevesinde, ve Aryan saflığını kaybetmemek adına, genetik olarak insan ırkının ıslahı (öjenizm) için pek çok deneyi teşvik ettiği, hatta yazının devamında bahsi geçecek olan sürüngenimsi ırk (Reptilians) ile irtibat halinde pek çok ciddi deneyi hayata geçirdiği düşünülmektedir.

Gelelim Babil’e. Babil’in kurucusu, Titanların soyundan gelen Nemrud’du. Titanlar ise Nuh’un soyundan gelmekteydi. Babil’in kurucusu olan Nemrud’un karısı ise Semiramis’ti. Semiramis’e “Göklerin Kraliçesi” (Rhea), “Tanrıların Bakire Anası” ve bazen de “Büyük Dünya Ana” (Ningurşag) denmekteydi. Semiramis’e “Astarte” diye tapılmaktaydı. Astarte,  “kuleleri inşa eden kadın” anlamına geliyordu. Bu kulenin, Nemrud’un inşa ettirdiği söylenen ve hakkında türlü türlü rivayetler bulunan (bknz: dillerin doğuşu, Cebrail’in kırbacıyla kuleyi yerle bir etmesi vb. gibi) Babil Kulesi olduğu düşünülmektedir.

Nemrud ve eşi Semiramis, balık sembolü ile gösterilmekteydi. Balık sembolü, ilk Hıristiyanlıkta da sıklıkla kullanılan gizli bir semboldü. Ichthys, Yunanca balık anlamına gelen bir kelimedir ve aynı zamanda antik deniz tanrıçası Atargatis’in oğludur. Farklı kültürlerde ve mitolojilerde denk düşen kişilikler ve balık sembolleri anlam ve kullanım açısından farklılık gösterse de genelde bereketi temsilen, cinsi vurgulara sahipti. Bunun bir örneği Mısır mitolojisinde görülebilir. Bereketi temsil etmesinin yanı sıra balık belirli kültürlerde reenkarnasyon ve hayatın (veya hayat gücünün) sembolü olmuştur. Balık sembolü, Hz. Musa ve genç yardımcısının “iki denizin birleştiği yere” yaptıkları yolculukta da geçmektedir.

"Hani Musa genç yardımcısına demişti: "İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar gideceğim ya da uzun zamanlar geçireceğim" (Kehf, 18/60).
Balık, buluşma yerinin tam olarak belirlenmesinde bir işaret olmuştur.
"Böylece ikisi, iki (deniz)in birleştiği yere ulaşınca balıklarını unutuverdiler; (balık) denizde bir akıntıya doğru (veya bir menfez bulup) kendi yolunu tuttu. (Varmaları gereken yere gelip) Geçtiklerinde (Musa) genç-yardımcısına dedi ki: "Yemeğimizi getir bize, andolsun, bu yaptığımız-yolculuktan gerçekten yorulduk." (Genç-yardımcısı) Dedi ki: "Gördün mü, kayaya sığındığımızda, ben balığı unuttum. Onu hatırlamamı şeytandan başkası bana unutturmadı; o da şaşılacak tarzda denizde kendi yolunu tuttu." (Musa) Dedi ki: "Bizim de aradığımız buydu." Böylelikle ikisi izleri üzerinde geriye doğru gittiler" (Kehf, 18/61-64).

Ayetlerden Hz. Musa (as) ve genç yardımcısının yanlarında yemek üzere bir balık getirdikleri anlaşılmaktadır. Ancak henüz yeme vakitleri gelmeden evvel, Allah bu balığı ikisine birden unutturmuş, balık da onların unuttukları bu anda akıntıya doğru gidip, yanlarından uzaklaşmıştır. Ancak bu unutmanın pek çok hikmetleri vardır. Allah bir hayır ve hikmet üzerine ikisine birden yiyeceklerini unutturmuştur. Hz. Musa (as)'ın iki denizin birleştiği yere gelmesinin nedeni, Kehf Suresi'nin devamında hakkında bilgiler verilen önemli ve kutlu bir şahısla görüşmektir. Kaderde belirlenmiş bu yere ulaşmak için Hz. Musa (as) ve genç yardımcısı uzun zaman geçirmişlerdir. Ancak bu buluşmanın tam yerine ulaşabilmek için daha fazla detaya ihtiyaçları vardır. Çünkü iki denizin birleştiği yer olarak ifade edilen mekan geniş bir alanı ifade etmektedir. Böyle geniş bir alanın hangi noktasında buluşacaklarını bilmeden, aradıkları kişiyi bulmaları çok zor olabilir. İşte bu aşamada balığın kaçışının bir hikmeti ortaya çıkmaktadır. Bu kaçış açık bir işarettir. Çünkü balık, aradığı [Hz. Hızır (farklı kültürlerdeki adı: İdris, The Greenman, Hermes, Osiris) olduğu tahmin edilen] kutlu şahıs ile Hz. Musa'nın buluşacakları yerin detayının tespitinde bir görev üstlenmiştir. Musa Peygamber ve yardımcısının unutması sonucu balığın kaçtığı yer, onların buluşma noktasını belirlemektedir. Allah bu buluşmanın nokta tayinini, balığın kaçışını vesile kılarak gerçekleştirmektedir.

Bir diğer görüşe göre ise bu hikayedeki balık sembolü Barnabas İncili’nde de bahsedildiği üzere, çağ değişimini sembolize etmektedir. Şöyle ki dünya üzerinde M.Ö. 4300 yılından M.Ö. 2150 yılına kadar Taurus, yani “Boğa Çağı” yaşanmıştır. M.Ö. 2150 yılından M.S. 1 yılına kadar “Koç Çağı” yaşanmıştır ve şu anda içinde bulunduğumuz M.S. 1 yılından M.S. 2150 yılına kadar olan süreçte ise “Balık Çağı” yaşanacaktır. Hz. Musa’nın genç yardımcısının elinden kaçan balık ise yeni bir çağa, yani Balık Çağı’na girildiğinin habercisi olarak yorumlanmıştır. Hazır çağlara girdik, şunu da belirtmeden geçemeyeceğim: Dünya 2150 yılından sonra ise Balık Çağı’ndan Kova Çağı’na geçecek ve Kova Çağı, insanların bilinç seviyesinin yükseleceği ve 5. boyuta doğru yol alacağı bir çağ olacaktır.

20. yüzyılın sonlarında sembol birçok parodiye sahne olmuştur. Özellikle de ichthysin Hristiyan sürücüler tarafından tampon yapıştırmalarında kullanılmasının yaygınlaşmasıyla, farklı düşünce ve kesimlerden insanlar da buna karşılık olarak sembolün farklı düşünceleri temsil eden sürümlerini çıkarmışlardı. Bu parodilerin en ünlüsü Darwin balığı'dır; sembol içinde "DARWIN" yazan ve bir çift ayak taşıyan bir ichthys'tir. Bu sembol Hıristiyanlık'taki (dini) yaratıcılık teorisine karşı evrim teorisini vurgulamaktadır. Balığın altına çizilmiş bir çift ayak bir tür evrimi temsil etmektedir ki zaten çoğunlukla balığın içine yazılan "DARWIN" kelimesi evrim kuramının kurucusu Charles Darwin'e gönderme yaparak sembolizme çok daha belirgin ve açık bir biçim vermektedir. Ayrıca her Hıristiyanın yaratıcılık kavramına inanmadığı da not edilmelidir. Bu sembol (Darwin balığı) din ile alay ettiği için çeşitli çevrelerce eleştirilmiştir.

Nemrud ve Semiramis’e tekrar dönersek, papaların halen Nemrud’u sembolize eden balık şeklinde piskoposluk tacı giymeleri dikkat çekici olduğunu belirtmek gerekir. New York’taki “Özgürlük Heykeli” ise Semiramis’i sembolize etmektedir ve Fransız Masonlar tarafından yapılmıştır. Babil dininden bahsetmek gerekirse bu dinin oldukça “kanlı” olduğunu söylemek gerekir. Şöyle ki, Babil Dini, Babil Kardeşliği’nin temelini oluşturmaktaydı ve bu dinde “insan kurbanı töresi” hakimdi. Babil rahipleri kutsal sunaklardan bazılarını da yiyorlardı ki, bu rahipler için kullanılan “Cahna-Bal” deyiminden “insan eti yiyen” anlamında “kanibal” kelimesi türemiştir. Satanistlerin sık olarak başvurdukları ve uğruna çocuk kurban ettikleri Kronos ise “kule inşa ettirici” olarak bilinir ve bu sebeple Babil Kulesi’ni inşa ettiren Nemrud’un bir başka versiyonu olarak düşünülmektedir.
Gelelim meşhur Mayalara. Mayalar’ın sürüngenimsi ırkla (Reptilians) karıştığı ve bu nedenle oldukça ilerledikleri iddia edilmektedir. Bu iddia, 1982-1988 yılları arasında Meksika başkanlığı yapmış Miguel de La Madrid’e aittir. Madrid bir konuşmasında, Mayaların “sürüngenimsi ırk”la (Reptilians) karıştığını iddia etmiştir. Ona göre kertenkele benzeri uzaylı yaratıklar, Maya uygarlığına saldırmıştı. Maya piramitleri ileri astronomik teknolojileri, hatta bakirelerin kurban edilmesini bile kertenkele yaratıklardan kaynaklandığını söylüyordu. Yaratıklar, Mayalar ile çiftleşerek yaşayabilecekleri bir hayat formu bulmaya çalışırken bukalemun gibi insan ile iguana arası bir görüntü arasında gidip gelmişlerdi. De la Madrid ise Maya/Yaratık soyundan geldiğini söylüyor ve istediği zaman bir iguanaya dönüşebildiğini iddia ediyordu. Bu iddiasını hiçbir zaman kamuoyu önünde göstermese de internette dolaşan birtakım videolar, İngiliz kraliyet ailesine mensup olanların-ki          Londra’nın Babil Kardeşliği’nin ve sürüngenimsi kan bağına dayanan ailelerin merkezi konumunda olması dolayısıyla-ve/veya bazı devlet liderlerinin birer Reptilian olabilecekleri yönünde. Öyle ki, videoların slow-motion olarak izlendiğinde bu insanların gözleri, birer yılan gözüne dönüşmekte, ciltlerinde ise yer yer değişimler olmaktadır. Tıpkı deri değiştiren sürüngenler gibi. Tabi ki bu videoların gerçek mi yoksa fake mi olduğu belli değildir. Videolardaki görüntülere inanıp inanmamak tamamen izleyicinin yorumuyla alakalıdır. İşte ilgili videolardan biri: http://www.youtube.com/watch?v=fmnTXhm2Its

Hepimizin bildiği Hollywood’un, ABD’nin Los Angeles kentindeki bir Babil Kardeşliği kuruluşu olduğu düşünülmektedir. “Hollywood”, “Holy-Bush”, “Kutsal Çalı”dan türemiştir ve global (Yahudi) film endüstrisinin merkezi konumundadır. Hollywood’un, “Babil Kardeşliği”nin elinde çok önemli bir “kitle zihin şartlama ve kontrol” vasıtası olarak kullanıldığı düşünülmektedir. Zaten Hollywood filmlerine bakıldığında, özellikle science-fiction kategorisinde olanların genellikle kitleleri bir şeye hazırlamakta olduğunu görmekteyiz.

Dördüncü boyuttaki sürüngenimsi ırkın negatif beyin yıkayıcıların etkisi altında, tüm insan ırkının piramidal bir yapı içerisine hapsedildiği düşünülmektedir. Bu görüşe göre sürüngenimsi ırk, piramidin en tepesindeki “seçkin sınıf” insan komitesini kontrol etmektedir. Sürüngenimsi ırk seçkin sınıfını, seçkin sınıf illuminati şebekesini, illuminati şebekesi de dünyayı kontrol eder. Her alt seviye, üst seviyenin bildiğini bilmez ve hiçbir seviye de sürüngenimsi ırkın bildiğini bilmez. Sürüngenimsi ırkın 4. boyutta oldukları bilindiğine göre, insan ırkının 5. boyuta ulaşabilmesi için, öncelikle Reptilian etkisinden kurtulması gerekir. Peki bu nasıl mümkün olacak?

Bu sorunun cevabını ve Aryan ırkının kökenlerinin Mars’a dayandığı görüşü, Dünya hayatının Mars’tan gelenlerle başladığı, Yahudiler’in aslında Mısırlı olduğu görüşünü ve daha fazlasını bir sonraki yazımda bulabilirsiniz.