ölüler kitabı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ölüler kitabı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Haziran 2023 Pazartesi

Antik Mısır’ın Rahat Uyuyamayan Ölüleri

Antik Mısır’da ölümden sonra huzurlu bir hayatı garanti altına almak için ölüler kitabı hazırlanırdı. Ölüler kitabı denilince aklınıza sayfalardan oluşan bir kitap gelmemeli. Zira birtakım büyülü sözler ve isimler, metrelerce uzunluktaki papirüslere yazılır, daha sonra bu papirüsler rulo hâline getirilerek ölüler kitabı oluşturulurdu. Ölüler kitabının içine ruhun, ölümden sonra karşılaşacağı testlerden ve yargılamalardan başarıyla geçebilmesi için bilmesi gereken dualar ve isimler yazılırdı. Böylece ölüyle birlikte gömülen ölüler kitabındaki yazılı bilgiler sayesinde ölünün bu aşamalardan başarıyla geçeceğine inanılırdı.

Ölüler kitabına sahip olmak Antik Mısırlılar için son derece önemliydi. Zira Antik Mısır’da ölüler kitabı olmadan ruhun huzura kavuşması mümkün görülmezdi. Bu nedenle oldukça pahalı olan bu kitaba kraliyet mensupları, üst düzey memurlar, rahipler ve katipler kolayca sahip olabilirken kitabı almaya gücü yetmeyenlerin bunun için bir hâyli çalışarak para biriktirmesi gerekiyordu. Tabii ölüler kitabının kalitesi de fiyatına göre değişiyordu. Satın alma gücü yüksek olanlar, birinci kalite papirüslere yazılmış ölüler kitabına sahip olabilirken satın alma gücü düşük olanlar, genellikle ikinci el papirüslere yazılarak hazırlanmış ölüler kitabına sahip olabiliyordu.

Hunefer'in Ölüler Kitabı'ndan bir sahne. M.Ö. 1275, 19. Hanedanlık, Thebes, Mısır. British Museum'da sergilenmektedir

Yukarıdaki görsel, bir kraliyet kâtibi ve 1. Seti’nin baş idare memuru, dolayısıyla satın alma gücü yüksek bir Antik Mısırlı olan Hunefer’in, şu an British Museum’da sergilenen ölüler kitabından bir sahnedir. Bu sahnede en solda beyazlar içindeki Hunefer (yani onun biraz sonra yargılanacak ruhu) ile onu elinden tutup yargılama sahnesine getiren ve sol elinde bir Ankh taşıyan Anubis yer alıyor. Anubis, Hunefer’i birazdan kalbinin yargılanacağı hassas tartıya götürüyor. Hunefer’in kalbi bu tartıda bir tüy ile (tanrıça Maat’in tüyü) tartılıyor. Tartı sırasında Anubis’i bir gözlemci olarak, yazmanların tanrısı Thoth’u ise tüm bunları kayıt altına alırken görüyoruz. Eğer Hunefer’in kalbi Maat’ın tüyünden hafif gelirse (ki öyle görünüyor) ya da dengede olursa ruhu bu aşamayı geçip huzura kavuşacak. Aksine, Hunefer’in kalbinin tüyden ağır gelmesi durumunda ise yaşarken iyi bir insan olarak yaşamadığı ve kalbini ağırlaştırdığı anlaşılarak ruhu, orada hazır bir şekilde bekleyen timsah, aslan ve hipopotam karışımı Ammut’a yem olup sonsuza dek yok olacak. Hunefer’in bu aşamayı başarılı bir şekilde geçtiğini ve Horus tarafından yeraltı tanrısı Osiris’e takdim edildiğini görüyoruz. Osiris ise arkasındaki kız kardeşleri tanrıça İsis ve Nepthys ile birlikte, iyi bir ruha sahip olduğu anlaşılan Hunefer’in ruhunu kabul edip huzura ve ölümsüzlüğe kavuşturuyor.

Ölümden sonraki bu zorlu yollardan-iyi bir insan olsa bile-ölüler kitabı olmadan geçemeyeceği düşünülen bir Antik Mısırlının ruhu, ne yazık ki ölüler kitabına sahip olsa dahi huzura kavuşamayabiliyor. Zira ölümünden binlerce yıl sonra mezarından çıkarılan Antik Mısır mumyaları gün geçtikçe artıyor. Örneğin Napolyon’un Mısır işgali sonrasında akın akın Mısır’a gelen Avrupalılar için mumyalar tam anlamıyla bir tüketim nesnesi hâline gelmiş durumdaydı. O dönemde Avrupalılar-özellikle Veblen’in “aylak sınıf” diye tanımladığı kesim- Mısırlı sokak satıcılarından satın aldıkları mumyaları evlerine götürüp evlerinde “mumya soyma partileri(!)” düzenliyorlardı. Mumyanın tümünü satın almaya gücü yetmeyenlere ise birtakım kolaylıklar (!) sağlanabiliyordu. Bu kişiler mumyanın tamamını alamıyorsa kolunu, bacağını ya da kafasını satın alabiliyorlardı.

 

Mumya satan Mısırlı bir sokak satıcısı, 1865, Mısır

Mumya soyma partilerinde yeterince huzursuz edildikleri yetmiyormuş gibi Sanayi devrimiyle birlikte pek çok insan ve hayvan mumyası gemilerle Britanya’dan Almanya’ya taşınarak burada ilaç, boya, gübre, sargı bezi ve kağıt üretiminde ham madde (!) olarak kullanıldı. Mumyalar o dönemde o kadar tüketilmişlerdi ve o kadar talep görmüşlerdi ki artan talep karşısında “sahte mumyalar” bile üretilip satılmaya başlanmıştı. Suçluların, yaşlıların ve fakirlerin çöle gömülen cesetleri ziftle sıvanıp bir süre güneşin altında bekletildikten sonra sahte mumyalara dönüştürülerek pazarlanıyordu.

Kraliyet mumyaları için de durumun pek iç açıcı olduğu söylenemez. Örneğin 2. Ramses’in mumyası ölümünden binlerce yıl sonra mantar büyümesi tehdidi gerekçesiyle cesedin tamamen çürümesini engellemek amacıyla Fransız bilim adamları tarafından Fransa’ya götürüldü. Öte yandan Fransız yasaları, ülkeye giriş yapacak ölü ya da diri herkesin bir pasaporta sahip olmasını şart koşmuştu. Bu nedenle Büyük Ramses’e ölümünden binlerce yıl sonra Mısır hükümeti tarafından bir pasaport çıkartılmış ve Ramses’in mumyası Fransa’ya ancak bu şekilde nakledilebilmişti. Yani Ramses, ölümünden sonra dahi bürokratik işlerle uğraşmak zorunda (!) bırakılmıştı. Bu arada internette konuya yönelik olarak 2. Ramses’in pasaportu olduğu söylenen bir pasaport görseliyle karşılaşırsanız, bu pasaportun gerçeği yansıtmadığını göz önünde bulundurmanızı tavsiye ederim. Zira 2. Ramses’in yukarıda belirttiğim nedenle pasaportu ölümünden 3000 yıl sonra gerçekten de çıkarılmış olmakla birlikte ilgili pasaport kamuyla hiçbir zaman paylaşılmamıştır.

2. Ramses’e ait olduğu düşünülen pasaport görseli, bir sanatçı tarafından söz konusu durumu “temsilen” hazırlanmıştır.


Antik Mısırlılar, kraliyet mensubu ya da üst düzey olsun veya olmasın, ölümden sonraki hayata daha çok önem ve değer verirlerdi. Bu nedenle yaşadıkları dönemde çoğunlukla ölümden sonrası hayatlarında huzur bulmak için çalışırlardı. Ölüler kitabı satın alırlar, tanrı ve tanrıçaları memnun etmek için ellerinden geleni yaparlardı. Ölümlerinden sonra da huzurlarının bozulmaması ve rahatsız edilmemek için büyük bir çaba gösterirlerdi. Bedenlerini mumyalayarak yaşarken sahip oldukları görüntülerini bir nevi “dondururlardı”. Mumyalarına gelebilecek olası bir zararın, ölümlerinden sonraki hayatlarına da yansıyacağını düşünürlerdi. Bu nedenle mumyaların zarar görmemesi ve rahatsız edilmemesi onlar için oldukça önemliydi. Bu noktada mezar odalarını gizleyip koruyucu büyülerle bezerlerdi.

Acaba Antik Mısırlılar ölümlerinden binlerce yıl sonra mumyalarının yeryüzüne çıkarılıp huzurlarının bozulabileceğini hiç düşünmüşler miydi? Ya da mezarlarının yağmalanacağını? Sanırım bu konuda Antik Mısırlıların pek bir korkusu yoktu. Zira bilinenin aksine, Antik Mısır’daki mezar odalarında “her kim ki bu mezarda uyuyanı rahatsız eder…” tarzı cümlelerle başlayan lanetler bulunamamıştır (Evet, Kral Tut’un mezar odasında bile! Bu durum, medyanın birtakım propaganda faaliyetleri, yalan haberleri ve abartılı söylemleri sebebiyle ortaya çıkmıştır). Dolayısıyla Antik Mısırlıların-ölüler kitabına sahip olmak koşuluyla-ölümden sonraki hayat için umutlu ve iyimser oldukları düşünülebilir. Antik Mısırlıların dünya işlerinden nispeten uzak, ölümden sonraki hayata ise bu kadar odaklanmış olmaları, dünyanın ölüleri bile rahat bırakmayacak açgözlülükle dolu olduğunu fark etmemelerine ve mumyalarının binlerce yıl sonra yerlerinden edilip “huzurlu uykularından” uyandırılacağını öngörememelerine yol açmış gibi görünüyor. Siz ne dersiniz?

16 Ağustos 2020 Pazar

Antik Mısır'ın Ölüler Kitabı ve Bir Örnek: Hunefer Papirüsü

Antik Mısır’ın Ölüler Kitabı denildiği zaman aklınıza ölülerin kaydının tutulduğu bir kaynak geliyorsa çok yanılıyorsunuz (şaka değil, böyle düşünenlerin sayısı bir hayli fazla). Ölüler Kitabı, ölen kişinin ruhunun karşılaşacağı birtakım test ve yargılama sahnelerinden başarıyla geçebilmesi için ona yol gösterici olan duaların ve bilmesi gereken önemli isimlerin yazılı olduğu bir kitaptır. Antik Mısır’da Ölüler Kitabı olmadan gömülen bir kişinin ruhunun hiçbir zaman huzura kavuşamayacağı düşünülürdü. Bu nedenle Ölüler Kitabı oldukça değerliydi. Ölüler Kitabı’na sahip olabilenler için ölümden sonra huzurlu bir hayat garanti olarak görülüyordu. Kitabı almaya gücü yetmeyenlerin ise yaşarken bu kitaba sahip olmak için çok çalışması gerekiyordu. Antik Mısırlılar için ölümden sonraki hayat çok daha önemli olduğundan Ölüler Kitabı’na sahip olmak, hayat memat meselesiydi.

Papirüslere yazılarak oluşturulan Ölüler Kitabı oldukça pahalıydı. Bu nedenle Kraliyet ailesine mensup kişiler, üst düzey memurlar, rahipler ve katipler bu kitaba kolayca sahip olabiliyordu. Kitaba parası yetmeyenler ise çalışarak, yani iş güçleri karşılığında Ölüler Kitabı’nı alabiliyordu. Tabi kitabın kalitesi, kişinin bütçesine göre değişebiliyordu. Kitabı oluşturan papirüsün pahalı olması sebebiyle Ölüler Kitabı kimi zaman ikinci el papirüsler kullanılarak hazırlanabiliyordu. Ölüler Kitabı genellikle yazmanlar tarafından satılmak üzere atölyelerde önceden oluşturuluyordu. Ölen kişinin isminin yazılacağı alanlar ise sonradan yazılmak üzere boş bırakılıyordu. Kişi, bir yazman ise kendi Ölüler kitabını oluşturabilirdi; fakat yazman değilse kitaba sahip olmak için ya parası olmalıydı ya da çalışması gerekirdi.

Bilinen ilk Ölüler Kitabı, piramitlere kazınmış 453 bab’lık bir metindir (Kelime olarak “bab”, kutsal kitapların her bir bölümüne verilmiş isimdir. Antik Mısır’ın Ölüler Kitabı’nda bab ise “büyülü söz topluluğu” kelime grubunu karşılamaktadır. Ejiptologlar, söz konusu büyülü söz topluluklarını isimlendirmek için bab kelimesini kullanmayı uygun görmüşlerdir). Piramitlere kazınmış bu metinler, M.Ö. 7. Yüzyılda 165 bab’da toplanmıştır. Söz konusu metnin en iyi örneği, Torino’daki Eski Mısır müzesinde korunan 20 metre boyundaki bir papirüstür.

Ölüler Kitabı hakkındaki bu özet bilgilerden sonra kitabı almaya gücü olan, zaten kendisi de bir yazman olduğu için bu konuda hiçbir zorluk çekmeyen Hunefer’in Ölüler Kitabı’ndan iki sahneyi inceleyelim. Böylece Ölüler Kitabı’nın içeriği hakkında fikir sahibi olabileceksiniz.

Hunefer ve eşi Nasha 19. Hanedanlık döneminde, M.Ö. 1310 yılı civarında yaşamışlardı. Hunefer, kraliyet katibi (yazman) ve kraliyete ait büyükbaş hayvanların baş denetçisiydi. Ayrıca firavun 1. Seti’nin idare memuruydu. Söz konusu ünvanlar, Hunefer’in krala yakın bir kişilik olduğunu göstermektedir. Hunefer’in yüksek statüsü, ona ait Ölüler Kitabı’nın kalitesinden de anlaşılmaktadır. Hunefer’in Ölüler Kitabı, Hunefer papirüsü olarak da isimlendirilir. Hunefer papirüsü çok iyi korunmuş, geniş ebatlı ve içindeki illüstrasyonların çok net anlaşıldığı bir papirüstür. British Museum’da sergilenen bu papirüsteki “ağız açma ritüeli” illüstrasyonu, papirüsün en meşhur parçalarından biridir. Aşağıdaki görsel, Hunefer papirüsündeki Ağız Açma Ritüeli sahnesini göstermektedir. Şimdi bu sahneyi inceleyelim.

Hunefer'in Ölüler Kitabı'ndan bir sahne. M.Ö. 1275, 19. Hanedanlık, Thebes, Mısır. British Museum'da sergilenmektedir.

Sahnenin üst kısmında ortada Hunefer’in mumyası görülüyor. Mumyanın arkasında Anubis, mumyayı destekliyor. Bazı yerlerde mumyayı tutanın Anubis değil de çakal maskesi giymiş bir rahip olduğu da söylenir. Fakat Antik Mısır illüstrasyonlarında insanların ten renklerinin kırmızı/kahverengi, tanrıların ise altın sarısı ile renklendirildiği göz önüne alınırsa, bunun Anubis olduğu söylenebilir. Hunefer’in mumyasının önünde ve hemen altında karısı ve kızı yas tutuyor. Sol üstteki üç rahip seremoniyi gerçekleştiriyor. Öndeki beyaz kuşaklı iki rahip, mumyanın ağız açma ritüelini uyguluyor. Sağdaki beyaz yapı, Hunefer’in mezarını simgeliyor. Bu mezar altta bir geçiş kapısı ve üstte de küçük bir piramitten oluşuyor. Bu mezar yapısının hemen solunda dikilitaş bulunuyor, söz konusu dikilitaş normalde olduğundan daha geniş ve büyük resmedilmiş. Bunun sebebi, dikilitaşın içeriğinin daha anlaşılır olmasını ve kolay okunmasını sağlamaktır (dikilitaşın içeriğine bakıldığında Osiris’e tapınmanın anlatılmış olduğu görülüyor).

İçerik okumaya devam edersek sağ alt köşedeki sahnede masanın üstünde ağız açma ritüelinde gerekli olan araçların yer aldığı görülüyor. Sol alt kısımda bir boğanın ritüel için kesilmiş ön ayağı gösteriliyor (sonrasında boğa kurban edilir). Burada boğanın annesiyle birlikte resmedilmiş olması ilginç. Bunun üzüntü ve kederi aktarmak için bu şekilde resmedilmiş olduğu düşünülüyor. Peki Hunefer papirüsünün önemli bir kısmını kapsayan Ağız Açma Ritüeli nedir?

Ağız Açma Ritüeli, ölen kişinin öbür dünyada yaşamsal faaliyetlerine yeniden kavuşmasını sağlamak için yapılan bir çeşit seremoniydi. Bu ritüelde Anubis’e ait olan bir büyü aracıyla theurgie yapılırdı. Theurgie, yüksek ruhlarla ilişki kurmaya yarayan bir çeşit sihirdi. Bunun için kurban edilmiş bir hayvanın yüreği veya bacağı, ölen kişinin yüzüne sürülür, “büyük sihirbaz” denen yılan şeklindeki tanrısal bir araç yardımıyla ölünün öbür dünyada ağzını, gözlerini ve kulaklarını kullanabilmesi amacıyla bu organlara dokunulurdu. İlgili görselde sağ alt köşede yer alan masanın üzerinde resmedilmiş “büyük sihirbaz” araçlarını görmek mümkün.  Aşağıdaki görsel ise Ağız Açma Ritüeli tamamlandıktan sonraki kısım olan yargı sahnesini gösteriyor. Şimdi de bu görseli inceleyelim.

Hunefer'in Ölüler Kitabı'ndan bir sahne. M.Ö. 1275, 19. Hanedanlık, Thebes, Mısır. British Museum'da sergilenmektedir.


Öncelikle bu sahnenin soldan sağa doğru okunması gerektiğini belirteyim. Bunu nereden anlıyoruz? Sahnenin üst kısmındaki tanrı ve tanrıçaların bakış yönüne dikkat ederseniz, sola bakmış olduklarını görürsünüz. Hiyeroglif okumalarında hiyerogliflerin ve hiyeroglifleri betimleyen (tanrı ve tanrıça sembolü gibi) ideogramların bakış yönünün, okumaya nereden başlanacağı konusunda fikir verici olduğunu, daha önceki yazılarımda belirtmiştim. Burada da aynı durum geçerli. Konumuza dönecek olursak sol başta Anubis’in Hunefer’i, kalbinin yargılanacağı alana götürmekte olduğu görülüyor. Sonraki sahnede Anubis’i, Hunefer’in kalbinin Maat’ın tüyü ile tartıldığı sahnede gözlemci rolündeyken görüyoruz. Antik Mısırlılar kalbin duyguların, aklın ve karakterin bir konutu olduğunu düşünüyorlardı. Kalp tüyden hafif ya da dengede olursa, ölen kişinin iyi bir insan olarak yaşadığı anlaşılıyor, ölmüşün ruhu huzura ve sonsuzluğa kavuşuyordu. Fakat kalp tüyden ağır gelirse ruh tamamen yok oluyor ve kalp timsah, aslan ve hipopotam karışımı Ammut tarafından yeniyordu. Burada Hunefer’in ruhunun Ammut’a yem olmaktan kurtulmuş olduğunu söyleyebiliriz, çünkü Hunefer’in kalbi, Maat’ın tüyünden hafif gelmiştir.

Tartı sahnesini atlatan Hunefer, Osiris’in oğlu Horus tarafından Osiris’e takdim ediliyor. Osiris’in, kız kardeşleri İsis ve Nephthys ile otururken resmedildiği görülüyor. Osiris’in önündeki lotusun üzerinde ise Horus’un dört oğlunu görmek mümkün. Bu oğullar aynı zamanda ölünün iç organlarını korumakla yükümlüdürler, bu nedenle iç organların konulduğu kanopik kapların başlıkları, Horus’un dört oğluna aittir. Sahnenin sol üst köşesinde ise tüm bu sahneleri atlatmış Hunefer’in, ruhun yargılanmasına gözlemcilik yapan tanrı ve tanrıçalara tapınmakta olduğu görülüyor. Artık Hunefer özgür, huzurlu ve ölümden sonraki hayatına mutluluk içinde başlamaya hazır.

Soldan sağa: İnsan başlı Imsethy (karaciğerlerin koruyucusudur), çakal başlı Duamutef (midenin koruyucusudur), şahin başlı Kebehsenuef (bağırsakların koruyucusudur), babun başlı Hapi (akciğerlerin koruyucusudur). 

Antik Mısırlılar her ne kadar varını yoğunu ölümden sonrasına saklamış (firavun mezarlarından çıkan altınları, gündelik işlerle ilgili araçları, yiyecekleri, atları, hatta ve hatta hizmetkar mumyalarını düşünün) ve yaşarlarken ölüm sonrasına yatırım yapmış (Ölüler Kitabı’na sahip olmak gibi) olsalar da ölüm, onlar için bir tabuydu. Tabu demişken Freud’u anmadan geçmeyeyim. Bilenler bilir, Freud’a göre cinsellik (Eros) ve ölüm (Thanatos), insanoğlunun en büyük iki tabusudur. Antik Mısırlılar için cinselliğin olmasa da ölümün bir tabu olduğunu söylemek mümkün. Çünkü onlar, ölünün arkasından her türlü ritüeli tamamladıktan sonra bir daha ölüden bahsetmek istemezler, adını anmaktan çekinirler, onun hakkında kötü konuşmaktan korkarlardı. Aksi takdirde ölünün ruhunun dolunay zamanı ruhlarını, kokularını, muskalarını çalmak, burun deliklerini ve ciğerlerini yeraltındaki şeytanların nefesleriyle zehirlemek için geleceğini düşünürlerdi. Çekinilen bir şey hakkında konuşmaktan korkma, demek ki binlerce yıl öncesinde de var olan bir tabuymuş. Mesela günlük hayatta cin yerine “üç harfli” ifadesinin kullanılması, sinemada Voldemort yerine “kim olduğunu bilirsin sen” ifadesinin kullanılması vb…hepsi, insanoğlunun ortak bilincinin bir eseri olsa gerek. Neyse konuyu çok dağıtmadan ve daha fazla uzatmadan Ölüler Kitabı çevirisiyle tanınan İngiliz Mısırbilimci Profesör Peter le Page Renouf’un şu sözleriyle yazıyı sonlandırayım:

“…Çünkü her şey ezelden beri Ölüler Kitabı’nda yazılmıştır. Evet, ezelden beri.”