16 Ağustos 2020 Pazar

Antik Mısır'ın Ölüler Kitabı ve Bir Örnek: Hunefer Papirüsü

Antik Mısır’ın Ölüler Kitabı denildiği zaman aklınıza ölülerin kaydının tutulduğu bir kaynak geliyorsa çok yanılıyorsunuz (şaka değil, böyle düşünenlerin sayısı bir hayli fazla). Ölüler Kitabı, ölen kişinin ruhunun karşılaşacağı birtakım test ve yargılama sahnelerinden başarıyla geçebilmesi için ona yol gösterici olan duaların ve bilmesi gereken önemli isimlerin yazılı olduğu bir kitaptır. Antik Mısır’da Ölüler Kitabı olmadan gömülen bir kişinin ruhunun hiçbir zaman huzura kavuşamayacağı düşünülürdü. Bu nedenle Ölüler Kitabı oldukça değerliydi. Ölüler Kitabı’na sahip olabilenler için ölümden sonra huzurlu bir hayat garanti olarak görülüyordu. Kitabı almaya gücü yetmeyenlerin ise yaşarken bu kitaba sahip olmak için çok çalışması gerekiyordu. Antik Mısırlılar için ölümden sonraki hayat çok daha önemli olduğundan Ölüler Kitabı’na sahip olmak, hayat memat meselesiydi.

Papirüslere yazılarak oluşturulan Ölüler Kitabı oldukça pahalıydı. Bu nedenle Kraliyet ailesine mensup kişiler, üst düzey memurlar, rahipler ve katipler bu kitaba kolayca sahip olabiliyordu. Kitaba parası yetmeyenler ise çalışarak, yani iş güçleri karşılığında Ölüler Kitabı’nı alabiliyordu. Tabi kitabın kalitesi, kişinin bütçesine göre değişebiliyordu. Kitabı oluşturan papirüsün pahalı olması sebebiyle Ölüler Kitabı kimi zaman ikinci el papirüsler kullanılarak hazırlanabiliyordu. Ölüler Kitabı genellikle yazmanlar tarafından satılmak üzere atölyelerde önceden oluşturuluyordu. Ölen kişinin isminin yazılacağı alanlar ise sonradan yazılmak üzere boş bırakılıyordu. Kişi, bir yazman ise kendi Ölüler kitabını oluşturabilirdi; fakat yazman değilse kitaba sahip olmak için ya parası olmalıydı ya da çalışması gerekirdi.

Bilinen ilk Ölüler Kitabı, piramitlere kazınmış 453 bab’lık bir metindir (Kelime olarak “bab”, kutsal kitapların her bir bölümüne verilmiş isimdir. Antik Mısır’ın Ölüler Kitabı’nda bab ise “büyülü söz topluluğu” kelime grubunu karşılamaktadır. Ejiptologlar, söz konusu büyülü söz topluluklarını isimlendirmek için bab kelimesini kullanmayı uygun görmüşlerdir). Piramitlere kazınmış bu metinler, M.Ö. 7. Yüzyılda 165 bab’da toplanmıştır. Söz konusu metnin en iyi örneği, Torino’daki Eski Mısır müzesinde korunan 20 metre boyundaki bir papirüstür.

Ölüler Kitabı hakkındaki bu özet bilgilerden sonra kitabı almaya gücü olan, zaten kendisi de bir yazman olduğu için bu konuda hiçbir zorluk çekmeyen Hunefer’in Ölüler Kitabı’ndan iki sahneyi inceleyelim. Böylece Ölüler Kitabı’nın içeriği hakkında fikir sahibi olabileceksiniz.

Hunefer ve eşi Nasha 19. Hanedanlık döneminde, M.Ö. 1310 yılı civarında yaşamışlardı. Hunefer, kraliyet katibi (yazman) ve kraliyete ait büyükbaş hayvanların baş denetçisiydi. Ayrıca firavun 1. Seti’nin idare memuruydu. Söz konusu ünvanlar, Hunefer’in krala yakın bir kişilik olduğunu göstermektedir. Hunefer’in yüksek statüsü, ona ait Ölüler Kitabı’nın kalitesinden de anlaşılmaktadır. Hunefer’in Ölüler Kitabı, Hunefer papirüsü olarak da isimlendirilir. Hunefer papirüsü çok iyi korunmuş, geniş ebatlı ve içindeki illüstrasyonların çok net anlaşıldığı bir papirüstür. British Museum’da sergilenen bu papirüsteki “ağız açma ritüeli” illüstrasyonu, papirüsün en meşhur parçalarından biridir. Aşağıdaki görsel, Hunefer papirüsündeki Ağız Açma Ritüeli sahnesini göstermektedir. Şimdi bu sahneyi inceleyelim.

Hunefer'in Ölüler Kitabı'ndan bir sahne. M.Ö. 1275, 19. Hanedanlık, Thebes, Mısır. British Museum'da sergilenmektedir.

Sahnenin üst kısmında ortada Hunefer’in mumyası görülüyor. Mumyanın arkasında Anubis, mumyayı destekliyor. Bazı yerlerde mumyayı tutanın Anubis değil de çakal maskesi giymiş bir rahip olduğu da söylenir. Fakat Antik Mısır illüstrasyonlarında insanların ten renklerinin kırmızı/kahverengi, tanrıların ise altın sarısı ile renklendirildiği göz önüne alınırsa, bunun Anubis olduğu söylenebilir. Hunefer’in mumyasının önünde ve hemen altında karısı ve kızı yas tutuyor. Sol üstteki üç rahip seremoniyi gerçekleştiriyor. Öndeki beyaz kuşaklı iki rahip, mumyanın ağız açma ritüelini uyguluyor. Sağdaki beyaz yapı, Hunefer’in mezarını simgeliyor. Bu mezar altta bir geçiş kapısı ve üstte de küçük bir piramitten oluşuyor. Bu mezar yapısının hemen solunda dikilitaş bulunuyor, söz konusu dikilitaş normalde olduğundan daha geniş ve büyük resmedilmiş. Bunun sebebi, dikilitaşın içeriğinin daha anlaşılır olmasını ve kolay okunmasını sağlamaktır (dikilitaşın içeriğine bakıldığında Osiris’e tapınmanın anlatılmış olduğu görülüyor).

İçerik okumaya devam edersek sağ alt köşedeki sahnede masanın üstünde ağız açma ritüelinde gerekli olan araçların yer aldığı görülüyor. Sol alt kısımda bir boğanın ritüel için kesilmiş ön ayağı gösteriliyor (sonrasında boğa kurban edilir). Burada boğanın annesiyle birlikte resmedilmiş olması ilginç. Bunun üzüntü ve kederi aktarmak için bu şekilde resmedilmiş olduğu düşünülüyor. Peki Hunefer papirüsünün önemli bir kısmını kapsayan Ağız Açma Ritüeli nedir?

Ağız Açma Ritüeli, ölen kişinin öbür dünyada yaşamsal faaliyetlerine yeniden kavuşmasını sağlamak için yapılan bir çeşit seremoniydi. Bu ritüelde Anubis’e ait olan bir büyü aracıyla theurgie yapılırdı. Theurgie, yüksek ruhlarla ilişki kurmaya yarayan bir çeşit sihirdi. Bunun için kurban edilmiş bir hayvanın yüreği veya bacağı, ölen kişinin yüzüne sürülür, “büyük sihirbaz” denen yılan şeklindeki tanrısal bir araç yardımıyla ölünün öbür dünyada ağzını, gözlerini ve kulaklarını kullanabilmesi amacıyla bu organlara dokunulurdu. İlgili görselde sağ alt köşede yer alan masanın üzerinde resmedilmiş “büyük sihirbaz” araçlarını görmek mümkün.  Aşağıdaki görsel ise Ağız Açma Ritüeli tamamlandıktan sonraki kısım olan yargı sahnesini gösteriyor. Şimdi de bu görseli inceleyelim.

Hunefer'in Ölüler Kitabı'ndan bir sahne. M.Ö. 1275, 19. Hanedanlık, Thebes, Mısır. British Museum'da sergilenmektedir.


Öncelikle bu sahnenin soldan sağa doğru okunması gerektiğini belirteyim. Bunu nereden anlıyoruz? Sahnenin üst kısmındaki tanrı ve tanrıçaların bakış yönüne dikkat ederseniz, sola bakmış olduklarını görürsünüz. Hiyeroglif okumalarında hiyerogliflerin ve hiyeroglifleri betimleyen (tanrı ve tanrıça sembolü gibi) ideogramların bakış yönünün, okumaya nereden başlanacağı konusunda fikir verici olduğunu, daha önceki yazılarımda belirtmiştim. Burada da aynı durum geçerli. Konumuza dönecek olursak sol başta Anubis’in Hunefer’i, kalbinin yargılanacağı alana götürmekte olduğu görülüyor. Sonraki sahnede Anubis’i, Hunefer’in kalbinin Maat’ın tüyü ile tartıldığı sahnede gözlemci rolündeyken görüyoruz. Antik Mısırlılar kalbin duyguların, aklın ve karakterin bir konutu olduğunu düşünüyorlardı. Kalp tüyden hafif ya da dengede olursa, ölen kişinin iyi bir insan olarak yaşadığı anlaşılıyor, ölmüşün ruhu huzura ve sonsuzluğa kavuşuyordu. Fakat kalp tüyden ağır gelirse ruh tamamen yok oluyor ve kalp timsah, aslan ve hipopotam karışımı Ammut tarafından yeniyordu. Burada Hunefer’in ruhunun Ammut’a yem olmaktan kurtulmuş olduğunu söyleyebiliriz, çünkü Hunefer’in kalbi, Maat’ın tüyünden hafif gelmiştir.

Tartı sahnesini atlatan Hunefer, Osiris’in oğlu Horus tarafından Osiris’e takdim ediliyor. Osiris’in, kız kardeşleri İsis ve Nephthys ile otururken resmedildiği görülüyor. Osiris’in önündeki lotusun üzerinde ise Horus’un dört oğlunu görmek mümkün. Bu oğullar aynı zamanda ölünün iç organlarını korumakla yükümlüdürler, bu nedenle iç organların konulduğu kanopik kapların başlıkları, Horus’un dört oğluna aittir. Sahnenin sol üst köşesinde ise tüm bu sahneleri atlatmış Hunefer’in, ruhun yargılanmasına gözlemcilik yapan tanrı ve tanrıçalara tapınmakta olduğu görülüyor. Artık Hunefer özgür, huzurlu ve ölümden sonraki hayatına mutluluk içinde başlamaya hazır.

Soldan sağa: İnsan başlı Imsethy (karaciğerlerin koruyucusudur), çakal başlı Duamutef (midenin koruyucusudur), şahin başlı Kebehsenuef (bağırsakların koruyucusudur), babun başlı Hapi (akciğerlerin koruyucusudur). 

Antik Mısırlılar her ne kadar varını yoğunu ölümden sonrasına saklamış (firavun mezarlarından çıkan altınları, gündelik işlerle ilgili araçları, yiyecekleri, atları, hatta ve hatta hizmetkar mumyalarını düşünün) ve yaşarlarken ölüm sonrasına yatırım yapmış (Ölüler Kitabı’na sahip olmak gibi) olsalar da ölüm, onlar için bir tabuydu. Tabu demişken Freud’u anmadan geçmeyeyim. Bilenler bilir, Freud’a göre cinsellik (Eros) ve ölüm (Thanatos), insanoğlunun en büyük iki tabusudur. Antik Mısırlılar için cinselliğin olmasa da ölümün bir tabu olduğunu söylemek mümkün. Çünkü onlar, ölünün arkasından her türlü ritüeli tamamladıktan sonra bir daha ölüden bahsetmek istemezler, adını anmaktan çekinirler, onun hakkında kötü konuşmaktan korkarlardı. Aksi takdirde ölünün ruhunun dolunay zamanı ruhlarını, kokularını, muskalarını çalmak, burun deliklerini ve ciğerlerini yeraltındaki şeytanların nefesleriyle zehirlemek için geleceğini düşünürlerdi. Çekinilen bir şey hakkında konuşmaktan korkma, demek ki binlerce yıl öncesinde de var olan bir tabuymuş. Mesela günlük hayatta cin yerine “üç harfli” ifadesinin kullanılması, sinemada Voldemort yerine “kim olduğunu bilirsin sen” ifadesinin kullanılması vb…hepsi, insanoğlunun ortak bilincinin bir eseri olsa gerek. Neyse konuyu çok dağıtmadan ve daha fazla uzatmadan Ölüler Kitabı çevirisiyle tanınan İngiliz Mısırbilimci Profesör Peter le Page Renouf’un şu sözleriyle yazıyı sonlandırayım:

“…Çünkü her şey ezelden beri Ölüler Kitabı’nda yazılmıştır. Evet, ezelden beri.”



2 Nisan 2020 Perşembe

ANTİK DÜNYANIN SALGIN HASTALIKLAR GETİREN TANRILARI


Antik dünyalarda her türlü kişisel ve toplumsal olay, bir tanrı veya tanrıça ile ilişkilendirilirdi. Bazen birden çok tanrı veya tanrıçanın da benzer kişisel ve toplumsal olay ile ilişkilendirildikleri olurdu. Tanrı ve tanrıçaları memnun etmek her antik kültürde oldukça önemliydi. Zira memnun olmamış bir tanrı veya tanrıçanın gazabı çok büyük olurdu. Bu nedenle onları sinirlendirmemek gerekirdi; fakat özellikle Antik Yunan’da tanrı ve tanrıçalar son derece kıskanç ve kibirlilerdi ve birbirlerinin arkasından iş çevirmekten de geri durmazlardı. Ayrıca çoğu tanrı ve tanrıçanın iyi yanları olduğu gibi kötü yanları da bulunmaktaydı. Örneğin Zeus’un Leto’dan olma oğlu Apollon güneşi, dengeyi, uyumu, güzelliği, müzik ve şiiri çağrıştıran bir tanrı olduğu kadar salgın hastalıklar gönderen acımasız bir tanrı olarak da bilinirdi.

Burada Apollon'un sanatçı yönünün vurgulandığı görülüyor.
Burada ise Apollon'un savaşçı ve acımasız yönünün bir gösterimi yapılmış.
Her ne kadar Apollon’un salgın göndermek kadar salgınları önleme yetisi de bulunsa da, bazen kendisi uğraşmak istemediğinden olsa gerek, salgınları önleme işini ya da tedaviyi, tıp tanrısı olan oğlu Asklepios’a bırakırdı. 

Asklepios, Apollon ile Koronis'in tıp tanrısı olan oğullarıdır. İyileştirici bir tanrıdır. Neyse ki kötü bir yanından bahsedilmiyor.
Apollon ve Asklepios’tan bahsetmişken Asklepios’un Epione’dan olma kızı Hygieia’dan bahsetmemek olmaz. Hygieia sağlık, temizlik ve adından da anlaşılacağı üzere hijyen tanrıçasıdır (hijyen kelimesi, bu tanrıçanın adından gelir). Neyse ki bu tanrıçamızın da sadece iyi yönleri bulunmaktadır=)

Tıpkı babası Asklepios'un taşıdığı gibi bir yılan taşır Hygieia. Yılan, Antik Yunan'da iyileştirici gücü temsil eder.
Tanrı ve tanrıçaların iyi ve kötü özellikleri olabileceği gibi taşıdığı özellikler zamanla da değişebilmekteydi. Örneğin başlangıçta mutluluk dağıtıcısı olarak tanınan Yunan tanrıçası Hekate’nin zamanla cin ve şeytanlardan yardım görerek büyücülük tanrıçası olması gibi. 

Elinde meşale ile Hekate. Türkiye'deki Lagina (Muğla/Yatağan) antik kenti, Hekate'nin kült merkezidir.
Konu salgın ve hastalıklar olunca ve Antik Yunan’dan henüz çıkmamışken Nosoilerden de bahsetmek gerekiyor. Antik Yunan’da Nosoiler, Pandora’nın kutusundan kaçan ve veba, salgın ve hastalıklar getiren kötü ruhlardır.

Pandora'nın kutusundan çıkan kötü ruhlardandırlar Nosoiler. Ben kendilerini, Harry Potter'daki Ruh Emiciler'e Dementors) benzetiyorum.
 Neyse artık Antik Yunan’ı burada sonlandıralım ve biraz da Antik Çin’den bahsedelim. Antik Çin’de de salgın hastalıklardan sorumlu tanrılar vardı (yarasa tanrılardan bahsetmiyorum=)). Wen Shen olarak isimlendirilen bu tek tanrı veya bir grup tanrı (kimi yerlerde bu ifade geçiyor) Antik Çin’de hastalık, veba ve salgınlardan sorumluydu. 

Mavi yüzü ve kırmızı saçlarıyla Wen Shen gösterimi
Wen Shen varsa Wong Tai Sin de vardı tabi Antik Çin’de. Wen Shen ne kadar hastalık yollarsa Wong Tai Sin de o kadar iyileştirirdi. Tıpkı Asklepios ve Hygieina gibi.

Wong Tai Sin gösterimi



Biraz da Antik Mısır’ımda işler nasıldı ona bakalım. Antik Mısır’da tıpkı Hekate (Antik Yunan) gibi Sekhmet de hem iyi hem de kötü özellikleri olan bir tanrıçaydı; fakat Hekate’den farklı olarak Sekhmet bu özellikleri aynı anda taşıyordu. Hekate ise iyi bir tanrıçayken zamanla kötü özellikler ile anılır hale gelmişti.

Sekhmet hem iyileştirme gücü olan hem de veba ve hastalıklar getiren bir tanrıçadır. İçinde hem iyiliği hem de kötülüğü barındırır. Bu açıdan Sekhmet’in, Ying Yang felsefesine uygun bir tanrıça olduğunu söylemek mümkündür. Antik Mısır’da tanrı ve tanrıçalar genellikle ya iyidir ya da kötüdür. Dolayısıyla Sekhmet bu açıdan ayrıksı bir özellik gösterir.

Tanrıça Sekhmet. Aslan başlı tanrıça olarak da bilinir.
Neyse ki tanrıça Aset var. Osiris’in biricik eşi, Horus’un annesi. Fedakar, iyi kalpli, iyileştirici, bereket getiren tanrıça Aset.

Tanrıça Aset. Osiris'in eşi, Horus'un annesi olan tanrıça, kafasında taht sembolü ile gösterilir.

Aset’in ve bahsettiğim diğer tanrı ve tanrıçaların tüm özellikleri bu yazının konusu olmadığından burada bahsetme gereği duymadım. Antik Yunan tanrı ve tanrıçaları sağlık, hastalık ve salgın konularında daha çeşitli ve özellikli olduğundan bu yazıda onlara daha geniş yer verdim. Aşağıda her ne kadar bu yazının konusu olmasa da üzerinde durmadan edemediğim-biraz da magazinsel olduğundan=)-iki konuya değinip yazıyı sonlandıracağım.

Biraz da Antik Magazin:=)


1)Çalkantılı aşk hayatıyla Zeus:

-Yukarıda bahsetmiş olduğum Apollon, Zeus’un çapkınlıklarından doğan çocuklarından sadece biridir. Zeus o kadar çapkındır ki sadece tanrıçalarla değil ölümlülerle de sayısız birliktelikleri olmuştur. Zeus’un karısı Hera, bu durumdan az çekmemiştir. Hatta Apollon’un annesi Leto’yu o kadar kıskanmıştır ki o sırf "Güneş’in doğduğu yerlerde doğuramasın” diye Leto’yu lanetlemiş ve Leto, Apollon’un doğurabilmek için tüm dünyayı dolaşmıştır. Uzun uğraşları sonunda Leto, Delos’ta Artemis ve Apollon’u dünyaya getirebilmiştir.

Artemis ve Apollon'un annesi Leto
2)Pandora’nun kutusu
-Bu hikayede de baş kahramanımız yine Zeus. Zeus, aralarından husumet bulunan Prometheus’a Kafkas dağlarında türlü işkenceler eder ve Prometheus, yarı tanrı yarı insan Herkül tarafından kurtarılınca Zeus, insanlara da kin güder ve onları cezalandırmak için Pandora’yı yaratır. Pandora, Antik Yunan’daki ilk kadındır ve oldukça güzeldir. Zeus tarafından elinde bir kutuyla Prometheus’un ikiz kardeşi Epimetheus’a gönderilir ve Epimetheus ondan o kadar etkilenir ki ertesi gün onunla evlenir. 

Pandora ve Epimetheus'un bir gösterimi
Sonrasında Zeus sinsi planını yürütmeye devam eder ve Pandora’nın kulağına kutuyu açmasını fısıldar. Pandora kutuyu açar ve sonrası malum, kutudan çıkan bütün kötülükler dünyaya yayılır (hatırlayın: Nosoiler gibi). Tabi ki umut hariç=)