19 Temmuz 2019 Cuma

SIC MUNDUS CREATUS EST ve HERMES


Sic Mundus Creatus Est. Türkçesi “Ve dünya böyle yaratıldı.”Dark’ın 2. sezonunu izleyenler için bu cümle tanıdık gelecektir. Zira sezonun ilk bölümünden son bölümüne kadar bu cümle sürekli gösterilmekte ve karakterler tarafından telaffuz edilmektedir. Zaten sezon bütünüyle bu cümle üzerine kurulmuş durumdadır. Öte yandan ezoterizme ilgi duyanların ise (benim de Dark’ı izlerken sürekli aklıma geldiği gibi=)) bu cümleyi gördüklerinde veya duyduklarında akıllarına ilk gelen şey, cümlenin sahibi olduğu düşünülen (henüz böyle bir şahsın yaşadığı kanıtlanmış değil) Hermes Trismegistus’tur.


Dark dizisindeki mağaranın içindeki kapı

Hermes Trismegistus… Trismegistus, “3 kere büyük” anlamına gelir. Antik Yunanda bilgeliğin kurucusu olarak anılan Hermes hem kral, hem büyük rahip hem de din kurucu olarak görüldüğünden ona “3 kere büyük” anlamına gelen Trismegistus sıfatı yakıştırılmıştır.

Hermes’in tek bir ismi olmamıştır. Hermes, Antik Mısır’da Thoth (en sevdiğim=)), Roma’da Merkur, Hıristiyanlıkta Enoch, İslamiyette ise Hızır/İlyas olarak anılır ve yaratılmışlar içinde Tanrı’ya en yakın olan kişidir. Bu sebeple Tanrı’dan gelen mesajların yeryüzüne iletilmesinde ve bu mesajların anlaşılabilmesi için şekillendirilmesinde büyük rol oynar.

Soldaki Thoth (Antik Mısır tasviri), sağdaki Hermes (Antik Yunan tasviri), aslında aynı kişiler 

“Sic Mundus Creatus Est” cümlesi, Hermes’in levhalar üzerine kazıdığı metinlerden oluşan Zümrüt Levhası’nda (Emerald Tablet of Hermes) geçmektedir. Ezoterizmin temelini oluşturan bu eserde beni en çok etkileyen 2 cümleyi paylaşmak isterim.


Birinci cümle:
“Aşağıda olan yukarıda olan gibidir, yukarıda olan da aşağıda olan gibidir (Latincesi: “Omne superius sicut inferius”, günümüzde dövme olarak sıklıkla tercih edilen bir cümle)  ve birlikte tek bir şeyin mucizesini gerçekleştirirler.”

Olası yorum: Bu cümle, makro kozmos (evren) ve mikro kozmos (insan) arasındaki bağlantının kesinliği ve bu ikisine de hükmeden tanrısal yasalar olduğu şeklinde yorumlanabilir. Burada makro kozmos ve mikro kozmos kavramlarını biraz açalım. Kelime anlamı olarak “küçük evren” anlamına gelen mikro kozmos küçük öğeleri, bunların kendi aralarındaki etkileşimlerini ve kendi alanları dışında kalan alanları da etkileyerek yarattıkları tüm olayları kapsar. İnsan, bir mikro kozmos olarak değerlendirilir ve varlığın bütün öz biçimlerini kendi özünde barındırır. Bu nedenle evrenin anlaşılmasında insan başat bir kaynak olarak incelenebilir. Mikro kozmosun şekilsel sembolü pentagram, sayısal sembolü ise 5 rakamıdır. 5 rakamı, insanı sembolize etmektedir. İnsan kollarını ve bacaklarını açtığında, başı ile birlikte beş köşeli bir yıldızı andırır. Makro kozmos ise kelime anlamı olarak “büyük evren” demektir ve sonsuz büyüklüğe doğru uzanan evrenin tüm öğelerini barındırır. Bu iki kavramın sınırlarının ne olduğu konusunda hala kesin bir yargıya varılmış değildir. Bu nedenle kavramlar hakkında sadece bu açıklamaları yapmayı yeterli görüyorum. İnsan (mikro kozmos) ve tanrısal öz (makro kozmos) birlikteliği ile insanın tanrının bir parçası olduğu düşüncesi bu cümlede vurgulanmaktadır. Bütün parçaya, parça da bütüne benzer ve birbirlerinden etkilenir. Yani aslında bütün her şey, bir olandan/bir olanın düşüncesinden gelmiştir (Meraklısına: Tolkien’in Silmarillion eserini oluştururken de bu bakış açısından esinlendiğini görmek mümkün, bknz: Eru-Valar-Maiar ilişkisi). 


Mikro kozmosun şekilsel sembolü, pentagram

İkinci cümle:

“Toprağı ateşten ve suptil (maddenin katı, sıvı ve gaz halleri dışındaki algılanamaz halleri) olanı kaba (maddi) olandan ihtiyatlıca ve ustalıkla ayırır.”

Olası Yorum: Burada ruhun (subtil olan) maddeye (kaba olan) olan esaretinden kurtulması gerektiği (nefsinin kölesi olmaması) vurgusunun yapıldığı düşünülebilir. Maddenin esaretinden kurtulan ruh, tanrısal töze ulaşabilir ve böylece gökyüzüne çıkmış/evrimleşmiş olur. Hemen burada Antik Mısır bağlantısı çekersem eğer Antik Mısır’da ruhun maddenin esaretinden inisiyasyon yoluyla kurtulacağına inanıldığını söylemem gerekir. Antik Mısır’da bir kişinin alnının ortasında Ankh sembolü ile resmedilmesi, o kişinin “inisiye” olduğunu gösterirdi. İnisiye olmuş kişi, gizli olanın (ezoterik) bilgisine erişmiş, gizli ve kadim olanı bilmeye havsalası yeterli gelmiş ve gizli olanın bilgisini taşımaya ve saklamaya gücü yeten kişi anlamına gelmektedir. Genellikle Tanrıça İsis’in bu şekilde resmedildiği bilinmektedir. 

Tanrıça İsis, kraliçe Nefertari'ye (2. Ramses'in eşi) ankh sunuyor. Burada Nefertari'nin ezoterik bilgiye erişimine ve inisiye olmasına izin verildiği ve sonsuzluğu kavrayacak düzeye geldiği anlatılıyor.
Hermes’e dönelim. Hermes’e göre ruh kısa bir sınama için yeryüzüne inip maddeyle birleşecektir; fakat ruhun maddeye boyun eğmemesi gerekmektedir. Zira ruhun maddeye boyun eğmesi, sonsuza dek yok olması anlamına gelir. İnsan ruhu yeryüzündeki sınavını kazanamazsa ruhta bulunan tanrısal nur (Tolkien evreninde sıkça geçer) söner ve ışık yalnız başına çıktığı yere dönerek ruhu karanlıkta bırakır. Işıksız kalan ruh da karanlık tarafından yutulur ve sonsuza dek yok olur (Antik Mısır sembolizminde ruhun karanlık tarafından yutulması, timsah tanrı Sobek’in kalbi tüyden ağır basan ölünün kalbini yemesi ile gösterilir).

Ölünün kalbi tüy ile birlikte tartılıyor. Kalp tüyden ağır gelirse timsah tanrı Sobek  kalbi yiyecek ve ölünün ruhu sonsuza dek karanlığa gömülecek.

Hermes’e göre büyük boşluk, yeryüzüne inip göğe yükselen ve arada eriyip tükenen sayısız ruhların kasırgasıyla kavrulur. Maddeye boyun eğmeyip yeryüzündeki sınavını kazanan başarılı ruh, yedi kat göğe yükselip ölümsüzlüğe kavuşur. Peki başarılı ruhun yedi kat göğe yükselirken geçtiği aşamalar neler? Bu aşamalar, Hermetik bakış açısıyla şu şekilde ifade edilebilir:

-Yeryüzündeki sınavını kazanan başarılı ruh ilk basamak olarak Ay’a yükselir. Ay, ruhları cesetlerinden kurtararak büyük ışığa doğru çeker.
-Birinci katta cesetlerinden sıyrılmış (suptilin kabadan ayrılması durumunu hatırlayın) ruhlara göğün ikinci katında Utarit yıldızı yol gösterir. Bu kattaki ruhlar, asaletlerini kanıtlamış ruhlardır.
-Göğün üçüncü katında yer alan Zühre yıldızı sayesinde ise birbirlerini unutan ruhlar, elinde aşk aynasını tutan Zühre sayesinde birbirlerini bulurlar.
-Göğün dördüncü katında Güneş egemendir. Bu kattaki ruhlar Güneş tarafından ölümsüzlüğe hazırlanırlar.
-Göğün beşinci katını yöneten ise Merih yıldızıdır ve Merih, adaletin keskin kılıcını tutar.
-Göğün altıncı katını Müşteri (Jupiter) yıldızı yönetir ve bu yıldız, bilimin dehasıdır.
-Göğün yedinci katı ise ölümsüzlüğe kavuşulan yerdir ve bu kat, tümel aklın tüm sırlarını saklayan Zuhal yıldızının bulunduğu yerdir. 


Her ne kadar Hermes Trismegistus’un yaşayıp yaşamadığı henüz kanıtlanmamış olsa da Albertus Magnus’a (Alman piskopos ve düşünür) göre Hermes’in mezarı İskender tarafından keşfedilmiştir. İskender tarafından keşfedilen bu mezarda ona göre hem Hermes’in çürümüş cesedi hem de cesedin kucaklayarak sarıldığı bahsi geçen tabletler bulunmuştur. Peki söz konusu ceset nerede? Saklanıyor mu? vb. soruların cevabı maalesef yoktur.

Bu yazıda Dark dizisinde gördüğüm ezoterik öğelerin bendeki çağrışımlarını az da olsa aktarmaya çalıştım. Yoksa ezoterizmi başlı başına ele almaya kalksam ayrı bir blog açmam gerekir. Yazıyı yine dizide gördüğüm ve materia prima (ilk madde) ile ilişkilendirdiğim bir unsurdan bahsederek bağlamak isterim.

Diziyi izleyenler bilirler, Jonas geleceğe gittiğinde burada Sic Mundus tarikatı üyeleriyle karşılaşıyor. Bu tarikatın üyeleri oldukça kirli görünümlü ve ortam da zaten soğuk ve puslu. Bu üyeler yasaklı bir bölgede siyah maddeyi koruyor, yasaklı bölgeye girmeye çalışan herkesi ise asıyor (Jonas hariç=)) İşte Sic Mundus tarikatı üyeleri tarafından korunan bu siyah madde tam olarak materia prima. Yani maddenin Tanrı tarafından yaratılan ilk hali, her şeyin kaynağı, maddenin dört halinin ve tüm minerallerin türediği ilk cevher olan ilk madde. Yani Tanrı parçacığı. Materia prima kavramı, “meydana geliş”in iki aşamalı olduğunu, yani “yaratma” ve “şekil verme”nin farklı şeyler olduğunu gösterir. 

Dark dizisindeki siyah (kaotik) madde. Kamera arkası.

İlk madde de Antik Mısır, Sümer ve diğer medeniyetlerde kaotik sular ya da ilksel (reptil) sular olarak ifade edilmiştir (Dark’taki siyah madde de bir hayli kaotik görünür). Antik Mısır’da her şeyin (tanrılar, insanlar, soyut ve somut unsurlar gibi) önce yaratıcı tanrı Ptah’ın zihninde oluştuğu (materia prima), sonra da maddi suretlere büründüğüne (şekil verme) inanılırdı. Burada da meydana gelişin 2 aşamalı hali gözler önüne serilir.

Antik Mısır'ın yaratıcı tanrısı Ptah

Hermes’in şu sözleri, öğretisinin özeti şeklindedir:

“Eşyanın dışı, içi gibidir. İçle dış arasında bir ayrılık yoktur. Küçük, büyük gibidir. Küçükle büyük arasında hiçbir ayrılık yoktur. Evrende hiçbir şey ne iç, ne dış, ne küçük, ne büyüktür. Bir tek yasa ve o yasanın gördüğü bir tek iş vardır. Bu sözlerin anlamını anlayan hakikati görür. Kimi insanlar olağanüstü çabaları ve yetkinlikleriyle (inisiye olanlar) öteki insanların görmediklerini görebilirler. Oysa “nedenler nedeni” daima gizlidir. Çünkü sonsuzluk, pek kısa bir son olan zaman ve yine pek kısa bir son olan mekan içinde anlaşılamaz ve anlatılamaz. Bizler, ancak öldükten sonra onu anlayabilir ve anlatabiliriz. Çünkü yaşarken zaman ve mekanla sınırlıyız. Sınırsızlık, sınırlılık içinde kavranamaz.”

Yani aslında “nereden geldik, nereye gidiyoruz, neden buradayız, biz kimiz vb.” sorulara hala cevap veremiyor oluşumuz, zaman ve mekanla sınırlanmış olmamızdan kaynaklanıyor. Bu durum, havsalamızı da sınırlandırdığından sonsuzluk kavramını ve ötesini anlama noktasında yetkin olamıyoruz. Bu nedenle binlerce yıldır aynı sorulara cevaplar arıyoruz. Neyse ki Antik medeniyetler var=) Antik medeniyetlerin (Sümer, Mısır, Yunan, Çin, Hint vd. gibi) günümüze kadar ulaşan ve sembolizm dolu eserleri sayesinde onların bu gibi sorulara nasıl cevaplar bulduğu konusunda fikir sahibi olabiliyoruz (bknz: Antik Mısır’ın ölümden sonraki yaşam tasvirleri, ölüler kitabı vb.).

Konuyu derinlemesine ele almadan ana hatlarıyla anlatmaya çalıştım, yoksa takdir edersiniz ki 3 sayfaya sığdırılabilecek kolaylıkta değil anlatması. Umarım kafa karıştırmadan (ya da açmadan =)) anlatabilmişimdir. O zaman Dark ile başladık, dizinin bana göre ezoterik anlamı olan başlangıç müziğinde geçen sözler ile veda edelim:

For neither ever, nor never good bye! =))

8 Temmuz 2019 Pazartesi

AĞIZ AÇMA RİTÜELİ


Platform Mısır’ınGizem’i olunca ağız açma ritüelinin de Antik Mısır’la ilgili olacağı şüphe götürmesin. Yoksa burada anlatacaklarımın doktorların abeslangıyla (doktorların, hastaların ağzına bakarken kullandıkları çubuk) uzaktan yakından bir ilgisi yoktur; çünkü abeslang, Antik Mısırlı rahiplerin ağız açma (“ yahu neyin ağzını?” bilgisini birazdan vereceğim) seremonisinde kullandıkları araç gereçlerin yanında bir hayli masum kalıyor. Öte yandan benim bu yazıyı yazmama sebep olan da bir abeslangdır (Milyoner yarışmasında "abeslang nedir?" diye bir soru çıkınca aklıma ilk gelenin Ağız Açma Ritüeli olması, sadece bana has bir durum olsa gerek, insanın içi dışı Antik Mısır olunca bu durum gayet normal karşılanmalı=))

Neyse biz konumuza dönelim. Antik Mısırlılar için ölümden sonrası/öte dünya bir hayli önemliydi. Antik Mısırlılar yaşadıkları süre boyunca, ölümden sonrası için hazırlık yapıyorlardı. Örneğin öldükten sonra kendilerine ölümden sonraki hayatlarında rehberlik edecek Ölüler Kitabı’na sahip olabilmek için çalışıyorlar ve birikim yapıyorlardı (kefen parası gibi cüzi miktarlar da değil hani). Ölüler Kitabı’na sahip olmak her Antik Mısırlının harcı değildi. Bu kitaba orta düzeyin üstü ve üst düzey Antik Mısırlılar sahip olabiliyordu. Ölüler Kitabı’nı almaya gücü yetmeyenler ise kendi imkanlarıyla bu kitabın kopyasını yapmaya çalışıyordu. Bir Antik Mısırlı için bu yol gösterici kitaba sahip olmamak demek, öldükten sonra ruhunun huzura ermeyeceği ve Osiris’in kendisine cennet kapılarını açmayacağı anlamına geliyordu.



Ölümden sonrası kendileri için bu denli önemli olan Antik Mısırlılar için tabi ki mumyalama işlemiyle birlikte her şey bitmiyordu. Bu yazının konusunu da Antik Mısırlıların mumyalama işleminden sonra uyguladıkları ritüellerden biri olan Ağız Açma Ritüeli oluşturmaktadır.



Antik Mısırlılar, ölen kişinin ruhunun öte dünyada hayatta kalabilmesi için yiyecek ve suya ihtiyacı olduğuna inanıyorlardı. Ağız açma ritüeli de ölen kişinin öte dünyada yemek ve içmek gibi fiziksel/gündelik ihtiyaçlarını karşılayabilmesi ve hayatına (!) devam edebilmesi için gerekli bir ritüeldi. Yani ağız açma ritüeli, ölüyü tekrar hayata döndürebilmek için yapılan bir ritüeldi. Bu ritüel hem cenaze törenlerinde hem de tapınaklarla gerçekleştirildi. Peki bu ritüel nasıl yapılırdı?

Ağız açma ritüeli tanrıların, kralların ve diğer şahsiyetlerin heykelleri üzerinde yapıldığı gibi sonraki hanedanlıklar döneminde hem insanların hem de kutsal sayılan Apis boğalarının mumyalarının üzerinde de uygulanmaktaydı. Söz konusu ritüelle birlikte ölen kişinin mumyası ya da heykeli yeme, içme, nefes alma ve duyma gibi özellikler kazanabilecekti. Böylece ölen kişinin ruhu, yani Ka’sı beslenebilecekti.
Burada Kral Tutankhamon, Osiris'in heykeline ağız açmak için keski uzatırken resmedilmiştir 

Ağız açma ritüeli [Antik Mısır dilinde karşılığı: wpt (açmak)-r ya da wn (açığa vurmak)-r] uygulamalarının en eski 4. Hanedanlık dönemine kadar uzandığı keşfedilmiştir. Bu döneme ait Palermo taşında (Antik Mısır’ın ilk beş firavun sülalesine ilişkin bilgilerin yazılı olduğu taş) ve kraliyet görevlisi Metjen’in mezar duvarlarında konuyla ilgili gösterimler tespit edilmiştir; fakat yapılan keşiflere göre 4. Hanedanlık döneminde uygulanan ağız açma ritüeli ölüleri canlandırmaktan ziyade heykelleri canlandırmak için yapılmaktaydı (yani ölen kişinin mumyası üzerinde değil de, ölen kişiyi temsil eden heykel üzerinde).

Palermo taşı



Palermo taşında yazılanlara göre o dönemde ağız açma ritüeli “Altın Kalesi” olarak isimlendirilen kuyumcular köşesinde (Antik Mısır dilinde karşılığı: hwt nbw) yapılmaktaydı. Bu bölgenin, Hatnub taşocağına da işaret edebileceği yönünde yorumlar bulunmaktadır. Palermo taşında bahsi geçen ağız açma ritüeli, “Tanrı X’in heykelinin ağzını açma ve biçimlendirme ritüeli” olarak isimlendirilmiştir. Öte yandan Metjen’in tabut ve mezar duvarlarında resmedilen sahneler, söz konusu ritüelin 4 kere gerçekleştirildiğini göstermektedir. Antik Mısırlıların M.Ö. 3100 yılına kadar giden en eski dini yazıtları olan ve cenaze talimatlarından oluşan Piramit Metinleri’ndeki gösterimlerde de ağız açma ritüeli sırasında rahipler tarafından söylenen büyülü sözlerin Tanrı Horus, Seth, Thoth ve Dwn-anwy için dört kere tekrarlandığı ifade edilmiştir.

Piramit Metinleri'ne bir örnek: 1. Pepi'nin mezarından


5. Hanedanlık döneminde yaşamış olan Unas’ın mezar odasının duvarlarından elde edilen bilgiler de ağız açma ritüeliyle ilgili bilgiler içermektedir. Faulkner tarafından tercüme edilen bir metin, ağız açma ritüelinin uygulanışı konusunda bilgi verici niteliktedir:
(Ölen kişiye ithafen) “Ağzın, babası Osiris’in ağızını açan Horus’un serçe parmağıyla açılır.”
4. ve 5. Hanedanlık dönemlerindeki çoğu tasvirde, ağız açma ritüelinde kullanılan araç olarak Horus’un parmaklarına referans gösterilmiştir. Faulkner tarafından yapılan tercüme de bunun örneğidir.

Piramit Metinleri’nden elde edilen bilgilere göre 4. ve 5. Hanedanlık sonrasında ağız açma ritüelinde kullanılan araçlar farklılaşmıştır. Bu metinlere göre bir boğanın önayağı şeklinde tasvir edilen ahşap oyma keserler, ntj rwy olarak isimlendirilen jiletler ve psh-kef seti gibi araçlarla ağız açma ritüeli gerçekleştirilmiştir. Psh-kef seti genellikle 2 ntj rwy bıçağı, 2 ince şişe ve 4 ince kupadan oluşmaktaydı. Şişeler ve kupaların yarısı açık renk, yarısı ise koyu renkte boyanırdı. Psh-kef seti, Neferirkare’nin Abusir’deki ölüm tapınağında da yapılan kazılar sonucunda bulunmuştur.

Ağız açma ritüelinde kullanılan psh-kef seti örneği

Piramit metinlerinde anlatılan ağız açma seremonilerinde yer alan tanrıların, kimi zaman görev itibariyle yer değiştirdikleri anlaşılmaktadır. Orta krallığa mensup özel mezarlardan birinde yazılanlar şu şekildedir:

“Şimdi Ptah ölünün ağzını açmak için Horus’a eşlik eder, sonra Ptah ve Thoth ölüyü ankha dönüştürür. Thoth, bedendeki kalbin yerini değiştirir, böylece ölen kişi unuttuklarını hatırlar ve istediği kadar ekmek yiyebilir.”

Yeni krallığa ait bir ölüler kitabının 23. bölümünde yazılanlar ise şu şekildedir:

(Ölen kişinin dilinden) “Ağzım Ptah tarafından açılır, kemikler ağzımın içinden yerel tanrım tarafından çıkarılır. Sonra Thoth, büyüyle donanmış bir şekilde gelir, ağzım Ptah tarafından keskiyle ayrılır.”

Bu metinlerden, ağız açma işleminin Horus yerine Ptah tarafından gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır. Ayrıca piramit metinlerinde tanrı Seth’ten de, ölünün ağzını açmak için demir keski kullanan bir tanrı olarak bahsedilmektedir. Dolayısıyla ağız açma işlemi ilk hanedanlık dönemi sadece Horus ile ilişkilendirilmiş olsa da sonrasında diğer tanrılar tarafından da gerçekleştirildiğine vurgu yapılmıştır.

19. Hanedanlığa gelindiğinde ise ağız açma seremonilerinde yer alan üst düzey rahiplerin, merkezi rol oynadıkları anlaşılmaktadır. 19. Hanedanlığa mensup 1. Seti’nin mezar duvarlarında ağız açma seremonileriyle ilgili gösterimler mevcuttur. Vezir Rekhmire’in mezar duvarlarında da aynı gösterimler bulunmaktadır. Vezir Rekhmire hem Tuthmosis III hem de Amenhotep II’nin zamanında vezirlik yapmıştır. Mezar duvarlarındaki bu sahneler, konuyla ilgili en iyi kaynaklardır. Özellikle 1. Seti’nin mezar duvarlarındaki gösterimler oldukça iyi durumdadır.
1. Seti'nin muhteşem mezarı


Ağız açma ritüeli, kişinin ölümünden sonra gerçekleştirilen ritüellerden sadece bir tanesiydi. The Anatomical Record dergisinde yayınlanan yeni bir çalışma ağzı açma seremonisinin Antik Mısırlılar tarafından nasıl aktarıldığı konusunda aydınlatıcı bilgiler sunmaktadır:

“Tahnit/Mumyalama Ritüeli” ve “Apis Boğası Tahnit/Mumyalama Ritüeli”nde dehidrasyon (bedeni kurutma) ve cerrahi müdahaleden (organların çıkarılması) sonra ölü beden tekrar temizlendi ve sarılmadan önce kutsandı. Ağız, açılması için araçlarla zorlandı. Ağız çukuruna kutsal yağ ve reçine sürüldü.”

Ağız açma ritüeli sırasında mumyalara çok da nazik davranılmadığı, yapılan araştırmalar sonucunda ortaya çıkmıştır. Roger Seiler ve Frank Rühli İsveç Mumya Projesi kapsamında 51 mumya, Antropoloji Enstitüsü ve Müzesinden de 100 mumya üzerinde yaptıkları çalışma sonucunda inceledikleri çoğu mumyanın ön dişlerinde kırıklar, deformasyonlar ve ağız travmaları olduğunu tespit etmişlerdir.
Mumyanın ön dişlerindeki deformasyonlardan, muhtemelen ağız açma ritüeline tabi tutulduğu anlaşılıyor


Ağız açma ritüeliyle ilgili ilginç bilgileri, daha iyi anlaşılması açısından maddeler halinde vermeyi uygun gördüm:

-Bu ritüellerin amacı, ölen kişiyi yeniden hayata döndürmekti.
-Antik Mısırlılar ruhun Ka (ruhsal beden) ve Ba (kişilik) gibi farklı varlıklardan oluştuğuna ve ölüm sırasında bu varlıkların geçici olarak bedenden ayrıldığına inanırdı. Her bir elemanın (Ka ve Ba gibi) ölen kişinin Sazlık Evi’ne (Antik Mısırlıların cennet tasviri) girebilmesi için tekrar birleşmesi gerekirdi.
-Antik Mısırlılar bu tür seremoniler yaparak ve büyüler kullanarak ölen kişinin geçici olarak ondan ayrılan Ka’sını ve Ba’sını ölen kişiye veya onu temsil eden heykele geri getirebileceklerine inanırdı.
-Bu ritüeller ve seremoniler tamamlandığında Antik Mısırlılar Ka ve Ba olarak isimlendirilen ruhun parçalarının bütünlüğünü korumak için onlara yiyecek ve içecek sunmanın, kutsal görevleri olduğunu düşünürlerdi.
-Eğer Ka ve Ba yeteri kadar beslenemezse bütün sunumların boşa gideceği ve Ka ve Ba’nın yok olacağı düşünülürdü.
-Ağız açma seremonisi ve ritüellerle ilgili çoğu metinden, Antik Mısırlıların ruhun yaşayanlar tarafından yapılan sunumlarla beslendiği sürece yaşayacağını, heykel vb. gibi bir forma girerek hayatına devam edebileceğini düşündükleri anlaşılmaktadır.
-Kherheb ya da Ker-Heb, Antik Mısır’ın üst düzey rahiplerinin ünvanıydı. Kherheb rahipleri tapınak seremonilerinin, dini metinlerin saklanmasının ve dini metinlerin anlatılmasının üstadıydı. Kherheb rahipleri, cenaze ritüellerinin, dini metin aktarımlarının ve ağız açma seremonileri gibi seremonilerin doğru ve uygun sırada yürütülmesinden sorumluydu.
-Kherheb tarafından söylenen sihirli ve gizli kelimelerin eti, ekmeği ve şarabı kutsal maddelere dönüştüreceğine inanılırdı.
-Sunulan maddi varlıklar rahipler ve ölen kişilerin akrabaları tarafından yenilirdi.
-Antik Mısırlılar mezarlarda sunulan bu yemekleri yemenin ölen kişiyle ve tanrılarla iletişime geçmelerini sağlayacağını düşünürdü.
-Antik Mısırlının ölümünden 70 gün sonra mezarında ritüeller yapılmaya başlanırdı.
-Zengin bir Antik Mısırlının mumyası, insan biçiminde tabuta konurdu. Tabutun üzerine ölümden sonraki hayatla ilgili tasvirler yapılırdı. Ölüler kitabının bir kopyası, mumyanın yanına yerleştirilirdi.
-Ağız açma seremonisi sırasında tabutun içindeki mumya, yüzü güneye bakacak şekilde ayakta durur pozisyona getirilirdi. Bu işlemi Anubis başlıklı rahip yapardı (ek bilgi: Anubis maskesi “Hery Sesheta” olarak isimlendirilir) ve bu maskeyi takan rahip mumyalama sürecinin yöneticisi konumundaydı.
Ritüelden bir gösterim

Anubis başlıklı rahip, ölen kişinin mumyasına ağız açma ritüeli uygularken

-Ritüel sırasında tütsüler yakılır ve tabutun üzerine bazen çiçekler serpiştirilirdi. Arınmak amaçlı tuz (çoğu korku filminde tuzun nasıl kullanıldığına şahit olmuşsunuzdur, uygulamanın temeli Antik Mısır’dır) ve inek sütü kullanılırdı.
-Rahip, ölen kişinin duygularını uyandırmak için ağza, gözlere, kulaklara ve buruna, ritüel keskisiyle dokunurdu (sonradan yapılan araştırmalar, rahiplerin sadece dokunmakla kalmadığını göstermektedir, çoğu mumyanın ağız deformasyonlarına ve ön diş kırıklarına sahip olmasından, ağız açma seremonilerinin çok sert geçtiğini anlamak mümkün). Böylece ölen kişinin ruhunun yemek sunumlarını ve kurbanlıkları kabul edeceğine ve konuşma kabiliyeti kazanacağına inanılırdı.
-Ölen kişinin ağız açma ritüeli tamamlandığında mumya tabutuna yerleştirilir ve mezar mühürlenirdi. Böylece ölen kişi öte dünya için artık tamamen hazır hale gelmiş olurdu.

Ağız Aça Ritüeli bana çağrıştırdığı, İslamiyetteki benzer ve farklı uygulamalara değinmeden de geçemeyeceğim: Örneğin ölen kişinin evinde "ölenin ağzı açılsın, ölünün ağzının tadı gelsin" diye helvalar kavrulmasının, Antik Mısırlıların mezarlara yiyecek ve içecek getirmelerinden pek de bir farkı yoktur. Öte yandan İslami inanışta ölenin ağzının açık kalmaması için çenesinin altından başa doğru ağzının bağlandığı bilinmektedir. Bu durum ise Antik Mısırlıların ağız açma uygulamalarının tam tersi niteliktedir. 

Bu bilgileri de verdikten sonra Mısır mitolojisi kaynaklı ve çok sevdiğim fantastik bir roman olan The Throne of Fire (Kane Günceleri) serisinde geçen bir sahne ile konuyu bağlayayım. Ne de olsa Ağız Açma Ritüeli'nin özü tam anlamıyla böyle bir şeyden ibaretti:

Serinin 2. kitabından bir sahne <3 =)


8 Mart 2019 Cuma

ANTİK MISIR'IN GÜÇLÜ KADINLARI NEFERTİTİ VE HATŞEPSUT


Kız kardeşlerim, arkadaşlarım, ablalarım ve teyzelerim! 8 Mart Dünya kadınlar günü şerefine bu yazımı sizlere armağan ediyorum! Ee platform Mısır’ınGizem’i olunca, haliyle Antik Mısır’da en çok bilinen ve ses getirmiş kadın kişileri yazmam gerekiyordu. Bu kişilerden nispeten daha popüleri olan Nefertiti’yi muhtemelen duymuşsunuzdur. Bir diğeri olan Hatşepsut ise daha çok Antik Mısır’a ya da tarihe ilgi duyanların farkında olabileceği tarzda bir kişilik. Duymadıysanız da merak etmeyin. Bu yazının sonunda ikisini de yakın arkadaşınızmışçasına tanıyor olacaksınız. Üslubum konusunda beklentiyi tavan yaptığımın farkındayım, ne de olsa mütevazılıkta Selda Bağcan (çook severiz) gibi ol demişler=)



Bu kişilerden daha popüleri olduğunu düşündüğüm Nefertiti ile yazıma başlamak istiyorum. Nefertiti’nin kökeni konusunda Mısır bilimciler henüz ortak bir karara varmış değiller. Çoğunluk ise kesin olmamakla birlikte Nefertiti’nin Mısır’ın güneyinde yer alan Nubye’den geldiği konusunda birleşmiş durumda. Öte yandan Nefertiti’nin Yukarı Suriye ve Mezopotamya’da Hurriler tarafından kurulmuş olan bir devlet olan Mitanni’den geldiği yönünde görüşler de bulunmaktadır. Nefertiti’nin mumyasının hala bulunamamış olması, kökeni hakkında kesin bir karara varılamamış olmasının temel sebebidir.
Nefertiti




Nefertiti’nin kelime anlamı “güzellik geldi” ya da “güzel geldi” dir. Nefer, Antik Mısır dilinde “güzel” demektir. Ti, gelmek kelimesini karşılayan bir fiildir. Sondaki” ti” ise, kelimenin kadın kişisine ait olduğunu gösteren bir belirteçtir.

Nefertiti, isminin anlamını tam anlamıyla taşıyan bir kadındı. Yüzünün güzelliğini, antik çağ heykeltıraşı olan Thutmose’un Amarna yakınlarındaki atölyesinde Alman arkeolog Ludwig Borchardt tarafından bulunan kireç taşından yapılma muhteşem büstünden anlamak mümkündür. Büste bakıldığında, Thutmose’un bu büstü bitirmeden bıraktığı anlaşılmaktadır; çünkü büstün sol gözünün hiçbir zaman doldurulmadığı ortadadır. Nefertiti’nin büstü, günümüzde estetik yaptırmak isteyen kadınlara da sıklıkla prototip olmaktadır. “Nefertiti boynu”, “Nefertiti botoksu”, “Nefertiti burnu” gibi ifadeler estetik dünyasında pazarlama unsuru olarak kullanılmaya başlandığı görülmektedir (kafamdaki soru: müşteriler bu talepleri kendi mi oluşturdu yoksa bu talepler/ihtiyaçlar pazarlamacılar tarafından mı oluşturuldu? Zira bu talepleri müşteriler oluşturduysa Nefertiti’nin popülerliği düşünülenden de fazla olsa gerek, pazarlamacılar tarafından oluşturulduysa pazarlamacıların iyi bir prototip seçtiklerini söylemeliyim). Sadece estetik dünyasında değil her yerde Nefertiti büstünü sıklıkla kullanılan bir pazarlama unsuru olarak görmeniz mümkün. Aksesuarlar (ki ben de çok kullanırım), Nefertiti büstü şeklinde tasarlanmış saksılar, kupalar, tekstil ürünler ve daha pek çok şeyde bu muhteşem büstün yansımalarını görmek mümkün.

bence çok yaratıcı=)


Nefertiti’nin büstünü görmek isteyenlerin Berlin müzesine gitmeleri gerekiyor. Büstün nerede sergilenmesi gerektiği konusu günümüzde hala Almanya ve Mısır arasında tartışılan bir konudur. Mısırlılar, Nefertiti’yi geçmişlerinin ve güzelliklerinin bir simgesi olarak gördüklerinden ülkelerinde bir Nefertiti büstü olması gerektiğini düşünerek Mısır’da bir şehir olan Salamut’a Nefertiti’nin “çoook güzel!!!” bir büstünü yaptılar. Yapmaz olaydılar! Büstü görünce ne demek istediğimi anlayacaksınız:



Bu muhteşem (!) (yok canım düpedüz çirkin!!!) büst hakkındaki tam yerinde yorumu ise yine bir Mısırlı yapmış:

Yazılanların Türkçesi şöyle: "Bu Salamut kentindeki Nefertiti. Herhalde öldükten dört gün sonra buna benziyordu."


Muhteşem (!) büstü, Frankenstein’in ucubesine benzetenler de yok değildi (ki çok haklılar):

Bence Frankenstein'a haksızlık edilmiş burada=))


Güzel Nefertiti’ye hakaret eden bu büst, aldığı tepkiler sonucunda neyse ki bulunduğu yerden kaldırıldı.

Gelelim Nefertiti’nin, eşi Akhenaten ile olan ilişkisine. Önce biraz Akhenaten’den bahsedeyim. Akhenaten yaptığı dini reformlarla, her türlü tanrı ve tanrıçayı yok sayıp sadece Güneş’e tapmasıyla başkenti Teb’den Amarna’ya taşımasıyla, Antik Mısır’daki Osiris kültünü temsil eden Amon rahiplerini yok saymasıyla ve önceki ismi olan Amenhotep’i ( Amenhotep’in kelime anlamı Tanrı Amon’un barışı’dır) Akhenaten (kelime anlamı Tanrı Aten’in-yani Güneş’in takipçisi’dir) ile değiştirmesiyle tarihte “aykırı firavun” olarak isimlendirilmektedir. Nefertiti ise “aykırı firavun” olarak isimlendirilen Akhenaten’in gözde kraliçesi ve eşidir. Nefertiti, bu “aykırı” olarak isimlendirilen her türlü girişimde Akhenaton’un yanındaydı ve onun destekçisiydi. Aslında Akhenaton’un “aykırı” olarak isimlendirilen bu fikirlerinde acaba Nefertiti mi etkili olmuştu? Bu sorunun yanıtı henüz verilebilmiş değildir; fakat Nefertiti’nin “erkeklerin yapabileceği tarzda” çoğu işin üstesinden gelebildiği, düşmanlara verilen ölüm cezaları vb. cezaların bizzat uygulayıcısı olduğu yönünde görüşler de mevcuttur. 

Akhenaton ve Nefertiti 

Nefertiti’nin 6 kız çocuğu doğurduğu, hiç erkek çocuğu olmadığı bilinmektedir. Akhenaton’un oğlu olan Tutankhaten ise, Kiya’dandır. Aşağıdaki görselde Nefertiti ve eşi Akhenaton’un, tek tanrı olarak benimsedikleri Aten’e, kucaklarında çocuklarıyla birlikte tapınırken görebilirsiniz.

Güneş tanrısı Aten'in kollarına dikkat! Ama bu başka bir yazının konusu, o yüzden burada değinmeyeceğim=))


Akhenaton’un aykırı fikirleri, o zamana kadar Antik Mısır’da her şeyi yöneten Amon rahiplerinin bir hayli canını sıktığından, dönemin nüfuslu rahipleri bir isyan düzenlemiş ve Akhenaton ile Nefertiti’yi sürgün etmişlerdir. Akhenaton’dan sonra yerine oğlu Tutankhaten geçmiştir. Amon rahipleri ilk iş olaark Tutankhaten’in adını Tutankamon olarak değiştirmiştir. Tutankhamon, kelime anlamı olarak “Tanrı Amon’un yaşayan görüntüsü” demektir.

Her ne kadar Akhenaton’un mumyası bulunmuş olsa da Nefertiti’ye dair günümüze kadar herhangi bir bulguya rastlanmamıştır. Nefertiti mumyalanmış mıdır? Öldürülüp bedeninin kaderi çöle mi teslim edilmiştir? Yoksa başına başka şeyler mi gelmiştir? Bu tür sorular hala cevaplanmayı beklemektedir.

Gelelim kadın firavun Hatşepsut’a. Hatşepsut da tıpkı Nefertiti gibi 18. Hanedanlık döneminde yaşamıştır; fakat Nefertiti ile arasında yaklaşık olarak 150 yıl vardır. Hatşepsut, Nefertiti’den 150 yıl kadar önce, Antik Mısır topraklarında hüküm sürmüştür. İsminin anlamı “soylu kadınların başı” olan Hatşepsut, II. Tutmose’un (isminin anlamı, “Tanrı Thoth doğdu”dur) eşidir. Eşinin ölümünden sonra, hiç erkek çocuğu olmadığından (Neferure isminde bir kız çocuğu vardı), ülkeyi yönetme işini “kadın firavun” olarak üstlenmiştir. 

Hatşepsut



Hatşepsut firavunluk yaptığı 15 yıllık dönemde Antik Mısır halkı tarafından çok sevilmiş ve barışçıl bir politika izlemiştir; fakat firavunluk dönemi boyunca gerek firavunluk ve iktidar/güç simgesi olan takma sakal kullanması, erkek gibi giyinmesi ve tapınaklarda kendisini “Amon’un oğlu” olarak tanıtıp erkek gibi tasvir ettirmesi gibi hal ve hareketleriyle ataerkilliğin ezici gücünden kurtulamadığı anlaşılmaktadır. Zaten çoğu görüş, Hatşepsut’un dönemin Amon rahipleri tarafından sırf kadın olduğu gerekçesiyle firavunluğunun tanınmadığı ve onları nefretini kazandığı doğrultusunda birleşmektedir. Hatta, ölümünden sonra tahta geçen III. Tutmosis döneminde çoğu tapınak duvarlarından Hatşepsut adı silinmiş, mumyası tahrip edilmiştir. Bu gibi yıkıcı faaliyetlerin, Hatşepsut’un ruhunun ölümden sonraki yaşamda huzura kavuşmasını engellemek ve yönetimdeki kadın izlerini silmek için yapıldığı konusunda Mısır bilimciler ortak görüş belirtmektedir.

Hatşepsut'un takma sakallı ve erkeksi tasvir edildiği heykeli


12 yaşındayken 20 yaşındaki II. Tutmosis ile evlenen Hatşepsut, oldukça güçlü bir kişilikti. II. Tutmosis ise tam tersi zayıf bir kişilikti ve 40 yaşında öldü. Eşinin ölümünden sonra ise Hatşepsut, tahtı üvey oğlu III. Tutmosis’e kaptırmamak için yoğun bir çaba harcadı ve tahta sahip olarak gücünü gösterdi. Hatşepsut’un 50 yaşında ölmesinden sonra III. Tutmosis’in Hatşepsut’un izini her yerden hırslı bir şekilde silme girişimlerinin ardında da bu sebep olsa gerek.

Hatşepsut'un mumyası


Hatşepsut çoğu yerde tarihin ilk ve tek kadın firavunu olarak tanımlanmaktadır; fakat bu tanım yanlıştır. Çünkü Hatşepsut’tan önce Nitokerty ve Sobeknefru, sonrasında ise Tavosret ve kraliçe VII. Kleopatra Antik Mısır’da firavunluk yapan kadınlar olarak tarihteki yerlerini almışlardır. 

Hatşepsut’un mimar Senmut’a Deir El Bahri’de yaptırmış olduğu ölüm tapınağı ise mezar tapınaklarının en eskisi olarak Antik Mısır’ın görkemini yansıtır niteliktedir. Luksor’daki Krallar Vadisi’nde yer alan bu tapınaktan önce, tarihte hiçbir kraliçe için böyle bir tapınak inşa edilmemişti. Bu nedenle söz konusu tapınak, benzerleri içinde ilk olma özelliği taşır.

Hatşepsut'un Krallar Vadisi'ndeki tapınağı


Hatşepsut ve Nefertiti, güçlü kişilikleri ve yönetimde baskın bir şekilde söz sahibi olmaları bakımından ortak özellikler taşısa da bir noktada ayrılmaktadırlar. Hatşepsut, güçlü kişiliğini ve yönetme gücünü gösterirken fiziksel olarak da erkeksi (kılık kıyafet ve kendisini tanımlama biçimiyle) bir tavır içine girmiştir, Nefertiti ise dişilik özelliğinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Bunda, Hatşepsut’un aktif bir şekilde firavunluk yapması etkili olmuş olabilir, ne de olsa Nefertiti Akhenaton’un arka planında, onun akıl danışmanı olarak yönetimde söz sahibiydi.

Antik Mısır’daki 2 güçlü kadın kişiliği çok detaya inmeden anlatmaya çalıştım. Umarım yazının sonunda Nefertiti ve Hatşepsut hakkında fikir sahibi olmanızı sağlayabilmişimdir. Yazının sonunu şu video ile bağlamak istiyorum. Ne de olsa hem söz konusu kişiliklerin ortak özellikleri hem günün anlam ve önemi hem de şarkının adı, bu videoyu daha da anlamlı kılıyor (bi de Beyonce, Nefertiti kadar olmasın bana göre modern zamanların popüler olan kadınlar içinde en güzeli=))

Who run the World? Girls! =)

https://www.youtube.com/watch?v=VBmMU_iwe6U&list=RDVBmMU_iwe6U&start_radio=1 





15 Şubat 2019 Cuma

HİYEROGLİFLERDE DİKEY ÇİZGİ, SAYILAR, SAYGI İFADELERİ, YAZIM YÖNÜ VE ÇOK SESLİLER-BÖLÜM I


NOT 1: Bu dersimizde başlıktan da anlaşılacağı üzere hiyerogliflerde dikey çizgi(ler) gördüğünüz zaman bunun ne anlama geldiği, sayıların ya da çoğul ifadelerin nasıl gösterildiği, saygı gerektiren Tanrı ve Tanrıça isimlerinin nasıl yazıldığı, hiyerogliflerin nasıl okunması gerektiği ve çok sesi karşılayan hiyerogliflerin neler olduğu ve bunların nasıl okunması gerektiği konusunda bilgiler verilecektir.

NOT 2: Başlıktan da anlaşılacağı üzere anlatılacak konu sayısı fazla olduğundan dersi 2 bölüme ayırmayı uygun gördüm. Dolayısıyla bu bölümde sadece hiyerogliflerde dikey çizgi ve çokluk ifadelerini anlattım.

Hiyerogliflerde Dikey Çizgi:

Bir hiyeroglifin altında veya üstünde dikey bir çizgi gördüğünüz zaman söz konusu hiyeroglif artık sadece bir harfi karşılamaktan çıkmakta, bir önceki dersimizde bahsetmiş olduğum ideografik özellik kazanmaktadır. Aşağıdaki örnekle demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız:

                                                       

Yukarıdaki hiyeroglifi tek başına gördüğünüz zaman bunun “r” harfini karşıladığını anlayabilirsiniz (ilk dersimizi hatırlayın).

Oysaki aşağıdaki şekilde, yani hiyeroglifin altında veya üstünde dikey bir çizgi ile gördüğünüz zaman artık bu hiyeroglif ideografik özellik kazanmıştır ve “ra” şeklinde okunması gerekir. Ra, Antik Mısır’da Anu (Heliopolis) şehrinin baş tanrısının ismi olmakla birlikte kelime olarak “ağız” anlamına gelmektedir. Zaten şekle bakıldığında ağıza benzediği anlaşılır.

                                                       
                                                           

Çoğul İfadelerin Yazılışı ve Okunuşu
Bahsedilen unsur maksimum 2 adet olduğunda (dual) bunu ifade etmek için kullanılması gereken hiyeroglif  

budur (ilk dersimizi hatırlayın, bu hiyeroglif “ii” sesine karşılık geliyordu). Zaten şekle bakıldığında çift adet olma durumunu bu hiyerogliften daha iyi karşılayan başka bir hiyeroglif olamayacağını anlarsınız.

Gösterim biçimine örnek verelim:
                                                     
                                                     

Yukarıdaki hiyeroglifleri okuyabilmeniz için öncelikle okumaya hangi yönden başlamanız gerektiğini bilmelisiniz. Dikkat ederseniz “u” sesini karşılayan civciv görünümündeki hiyeroglif sol tarafa bakıyor. Dolayısıyla okumaya soldan başlamalısınız. En soldaki hiyeroglif, ideografik özelliktedir ve “ta” sesini karşılar (ikinci dersi hatırlayın), sonraki hiyeroglif “u” sesini karşılar, en sağdaki iki çizgi ise “ii” sesini karşılar. Bunları birleştirdiğimiz zaman “tauii” şeklinde bir okuma yapmamız gerekir. En sağdaki çift çizgi kelimeye çoğul anlamı verdiğinden (kelimenin anlamına göre çoğul anlamı verip vermediğini anlayacaksınız) “y” şeklinde okunması gerekir. Demek ki yazılanlar “tauy” şeklinde okunmalıymış. Bahsi geçen hiyerogliflerin anlamsal karşılığı ise “2 toprak/ 2 arazi/ 2 kara parçası” (the two lands) anlamına gelir.


İkiden fazla sayıdaki miktarları ifade etmek için ise aşağıdaki çizgiler kullanılır:

                                                          
                                  
                                                       ya da

                                                      

                                                       ya da

                                                          
                                                            

Örnek verelim:

                                                   
                                                   


Yukarıdaki gösterim biçimi de tıpkı dersin başında belirttiğim gibi hiyeroglife ideografik özellik kazandırdığından hiyeroglif  “r” harfinden çıkmıştır ve “ra” anlamı kazanmıştır. Altındaki üç çizgi ise onun “rau” şeklinde okunması gerektiğini belirtir. Hiyeroglifin anlamı “ağızlar” dır.

Söz konusu gösterim yukarıdaki gibi yapılabileceği gibi aşağıdaki gibi de gösterilebilir:
                                                    
                                                

Yani hiyeroglifi üç kere yazarak da aynı anlamı vermeniz mümkündür.

Dikkat edilmesi gereken bir unsur ise çift (2 adet) anlamını karşılayan hiyerogliflerin sonunda “y” sesi ile “2den fazla” anlamını karşılayan hiyerogliflerin ise sonunda “u” sesi ile okunmasıdır.

Şimdi konuyla ilgili örnekler verelim:


Örnek 1:

                   ya da           ya da     
   

Antik Mısır dili karşılığı: Neteru
Türkçe karşılığı: Kutsallar (tanrı, tanrıça veya diğer kutsal varlıklar olabilir)
İngilizce karşılığı: (The divinities)


Açıklama: İkinci dersimizi hatırlarsanız, bayrak şeklindeki bu ideografinin “neter” (kutsal) anlamına geldiğini anlarsınız. Birinci gösterimde altında üç dikey çizgi olduğunu görüyorsunuz, bu kelimeye çoğulluk (ama 2’den fazla) anlamı verir ve doğal olarak sonunda “u” sesi ile okunması gerekir. İkinci gösterimde kelimenin sağ tarafındaki alt alta üç çizgi de çoğulluk anlamı verir, son gösterimde ise “neter” anlamındaki hiyeroglifin 3 kere yazıldığını görüyoruz, bu da çoğulluk anlamı verir. Dolayısıyla “neteru” anlamının 3 şekilde de verilebileceğini öğrenmiş olduk.

Örnek 2:

     ya da  

Yukarıdaki hiyeroglifi ilk dersimizden hatırlarsınız “g” sesine karşılık geliyor idi. Bu hiyeroglif aynı zamanda “ns” sesini de karşılamaktadır. Yanına aldığı “t” sesi ile birleştiğinde “nest” kelimesini karşılar. Hiyeroglif aynı zamanda yanına “t” sesi almadan da ideografik özellik gösterip “nest” kelimesini karşılamaktadır. “Nest” kelimesinin Türkçe karşılığı “taht” demektir.

                ya da         ya da    
                                                 


Yukarıdaki gösterim biçimlerinin üçü de aynı anlamı karşılar:
Antik Mısır dili karşılığı: Nestu
Türkçe Karşılığı: Tahtlar
İngilizce karşılığı: Thrones (“Game of Thrones” daki thrones J )

Bölüm I’i burada sonlandırıyorum. Dersin ikinci kısmında görüşmek üzere.

Medtu Neter’le kalın!